
Günümüz dünyası, hızın ve gürültünün kutsandığı, ruhun ise bu koşturmacada nefessiz kaldığı devasa bir beton ormanlarına dönüştü. Parmaklarımız ekranlarda durmaksızın kayarken, kalplerimiz birbirine değmeden geçip gidiyor. İşte bu hengâmenin ortasında Ramazan, tıpkı çölde aniden beliren serin bir vaha gibi çıkageliyor önümüze. Ancak bu yıl, sanki gökyüzü biraz daha gri, ezan sesleri içimize biraz daha dokunaklı siniyor. Ramazan artık sadece bir aç kalma eylemi değil; parçalanmış insan ilişkilerimizin, yitirdiğimiz nezaketin ve tozlu raflara kaldırdığımız ya da kendi şahsımızda değil hep başkasından beklediğimiz “iyi insan” olma idealimizin yasını tutma vaktidir.
Eskiden Ramazan, mahalle kültürünün, kapı eşiğinde paylaşılan bir kase çorbanın ve göz göze gelindiğinde hissedilen sıcak samimiyetin adıydı. Şimdilerde ise iftar sofralarımız, paylaşılan lokmaların yerine, en güzel açıyla çekilmiş fotoğrafların dijital vitrinlerine dönüştü. Yan yana oturan insanların, birbirlerinin ruhuna dokunmak yerine telefonlarının soğuk ışığında teselli aradığı bu çağda, erdemli tavır nerede saklanıyor, dersiniz?
İnsan ilişkileri, artık birer alışveriş listesine dönmüş durumda. Zira birbirimizle ilişkilerimiz beklentilerimiz üzerine kurulu adeta. “Bana ne katıyor?” sorusunun gölgesinde kurulan dostluklar, ilk fırtınada kuruyan yapraklar gibi dökülüyor. Oysa Ramazan’ın manevi iklimi, bize “ben”den “biz”e giden kucaklayıcı, kollayıcı ve yardımsever yolu hatırlatıyor. Bir başkasının açlığını mide boşluğunda değil, vicdan sızısında hissetmek; sanırım gerçek oruç olsa gerek. Bu oruç, sadece yemekten uzak durmak değil, kibrinden, öfkeden ve bencillikten de el çekmektir.
“İyi insan” olmak, günümüzde nedense safça bir zayıflık gibi algılanıyor. Oysa erdem, insan ruhunun ulaşabileceği en yüksek entelektüel ve manevi zirvedir. Erdemli tavır; kötülüğün bu kadar kolay, iyiliğin ise bu kadar zahmetli olduğu bir dünyada direnmektir. Ramazan, bu direnişin talimgâhıdır. Birine karşılıksız tebessüm etmek, kırılan bir kalbi onarmak için kelimeleri özenle seçmek ya da sadece sessizce birinin acısına ortak olmaktır… Bunlar, hiçbir şeyin kalıcı olmadığı, geçici bu dünyada insan kalabilmenin inceliğidir aslında…
Zira sığ bir zihin, sadece kendi çıkarını gözetir; derin bir ruh ise kâinatın her zerresiyle gizli bir bağ kurar. Erdemli tavır, insanın kendi içsel karanlığıyla yüzleşmesi ve o karanlıktan yüreğine bir ışık sızdırmayı başarmasıdır. Bu, sadece dini bir vecibe değil, varoluşsal bir duruştur. Modern insan, bu duruşu kaybettiği için bu kadar melankolik, bu kadar eksik ve bu kadar öfkeli olsa gerek…
Peki, bu karamsar tabloda umut nerede? Umut, iftar vaktinde sokağın köşesinde sessizce ağlayan birine uzatılan mendildedir. Umut, “seni anlıyorum” diyebilen o buğulu ses tonundadır. Ramazan, bize geçiciliği hatırlatır. Sofradaki zenginliğin de, gövdemizdeki gücün de aslında bize ait olmadığını fısıldar. Bu farkındalık, insanı kibirden arındırıp şefkate ve merhamete yönlendirir.
Erdemli tavır, insanın kendi eksikliğini kabul edip bir başkasının tamlığına sevinmesidir. Eğer bu Ramazan’da, sadece midemizi değil, bencilliğimizi de aç bırakabilirsek; insan ilişkilerindeki o buz tutmuş nehirler yeniden akmaya başlayacaktır. İyi insan olma çabası, beyhude bir uğraş değil, bu çürüyen dünyada taze kalmanın tek yoludur.
Ruhumuzun bu hüzünlü yolculuğunda, kaybettiğimiz o kadim nezaketi tekrar bulabilir miyiz? Muhakkak ki bulunur. Yeter ki Ramazan’da sadece sofralarımızı değil, kalplerimizin kapılarını da ardına kadar açmaya içten ve samimi olarak başlayalım.
Çünkü dünya, üzerine titreyen bir kalp bulduğunda iyileşmeye başlar.




