
Derler ki, “İnsanın içindeki beklentiyi bitirmesi de bir vedadır.” Bu ifade, sadece bir vazgeçişi değil, ruhun kendi içinde gerçekleştirdiği en sessiz ve en derin cenaze törenini tarif eder. Birinden, bir şehirden ya da bir hayalden fiziken ayrılmak kolaydır; bavullar toplanır, kapılar kapatılır ve gidilir. Ancak zihindeki o belki ihtimalini öldürmek ve ondan uzaklaşmak insanın kendi parçalarından birini toprağa vermesidir. İşte bu veda, ruh dünyasının en saf hâlidir; çünkü burada giden öteki değil, ötekinin bizdeki yansımasıdır.
Bir başka açıdan beklenti, zihnin geleceğe attığı bir demirdir. Bu demir çekildiğinde, insan ruhu uçsuz bucaksız bir boşlukta dayanaksız ve tutanaksız kalır. İnsan, dış dünyayı kendi arzularına göre şekillendiremeyeceğini anladığı an, hüzünlü bir boşluğa ve kaybedişin sürüklediği yok oluşa savrulur.
.
Günümüz insanı, performans ve kariyer toplumunun bitmek bilmeyen vaatleri arasında sıkışmıştır. Modern dünya, bize her zaman daha fazlasını beklemeyi ve istemeyi empoze eder. Beklentiyi bitirmek, bu sistemsel çarkın dışına çıkmak demektir. Bu, bir nevi sosyal münzeviliktir. Toplumun dayattığı kişisel gelişim ve mutluluk zorbalığına karşı geliştirilen bu duruş, aslında bir başkaldırıdır.
İnsan, dünden bugüne taşıdığı umudu bir yük gibi değil, bir pusula gibi kullandığında farklı seçeneklerin önüne açıldığı güzergahları fark eder. Aslında insan, hikayesi yarım kaldığında değil, o hikâyeyi tamamlayacak gücü kendinde bulamadığında topluma yabancılaşır. Bu yabancılaşma, bireyi kendi iç dünyasında bir hesaplaşmaya sürükler ve hapseder. Orada, beklentisizliğin verdiği tuhaf savunma özgürlüğünü tadar. Artık kimseye bir borcu, hayata bir sözü kalmamıştır. Bu durum, toplumsal bağların zayıfladığı bir çağda, çaresizliğe olan sığınması olur. Zira beklentilerine ulaşamayan, kazanamayışın kabullenişini yaşar artık. İşte bu durum umudun ters yüz edilmiş hâlidir.
Dünden yarına umudu taşıtan şey, o ışıl ışıl hayaller değil, o hayallerin bıraktığı boşluğun oluşturduğu derinliktir. Beklentisini bitiren insan, artık dışarıdan gelecek bir kurtarıcı eli beklemez ve bizzat kendi ile Başbaşa kaldığını, acıyı taşıma kapasitesiyle fark eder. Çünkü, beklentisizlik, ruhun en dürüst çıplaklığıdır. Haliyle veda, sadece bir bitiş değil; insanın kendi sınırlarını keşfettiği bir hâl olarak ortadadır. Bu aşamada hissedilen çaresizlik ve içe kapanış hâli kaybedilenin değil, kaybedilmesine rağmen vazgeçilmeyen yaşama arzusunun sesidir.
İnsan, dünüyle yarını arasında bir köprü kurarken, o köprünün taşlarını hayal kırıklıklarıyla döşer. Bu taşlar ne kadar ağırsa, köprü o kadar sağlam olur. Çünkü kolay elde edilen umutlar rüzgârda savrulur, ancak hüznün süzgecinden geçmiş bir bağlılık, fırtınada bile yıkılmaz, direnir.
Beklentiyi bitirmek bir vazgeçiş değil, bir dönüşümdür. İnsan, içindeki o bitmek bilmeyen daha fazlasına ulaşma, kariyer ve yükselme arzusu dindirdiğinde, hayata olan bağlılığı daha rafine, daha sessiz ama çok daha köklü bir hale gelir. Yarın, artık bir kurtuluş sahnesi değil; bugünün onurlu bir devamıdır.
İnsanın halet-i ruhiyesi, bu büyük vedadan sonra bir durulma yaşar. Bu durulma, fırtınanın bitişi değil, denizin kendi derinliğini kabul edişidir. Beklentisizliğin getirdiği o vakur hüzün, dünden yarına taşınan en gerçek hazinedir.
Çünkü sadece her şeyden vazgeçebilenler, gerçekten hiçbir şeyi kaybetmezler.




