
İnsan, yolun yürüyüp yola çıkmakla başlamadığını hayatının ilerleyen çağlarında anlıyor.
Belki insanın bütün yolculuğu, içinde çok önceden zihninde, gönlünde başlayan bir yürüyüşün dış dünyadaki devamından ibaret. Gönlün kabul ettiği yere ayaklar daha kolay varıyor. Ruhun ürpererek uzak durduğu bir yerde beden uzun zaman barınamıyor. Gönlün rıza göstermediği iklimlerde beden muvakkat bir gölge gibi bocalayıp durur. İnsan, kimi zaman kendi kararını verdiğini zannediyor; hâlbuki gönül çoktan hükmünü vermiş, yolculuğun haritasını çizmiş oluyor.
Hepimizin hayatında böyle anlar vardır. İlk defa görülen bir şehir, tuhaf bir tanışıklık duygusuyla karşılar insanı. Bir sokağın kıvrımı, duvarın gölgesi, eski bir çeşmenin yosun tutmuş taşı, ikindi vaktinde bir cami avlusuna düşen sarı ışık bizi öyle bir duyguya sevk eder ki burayı görmüş ya da sevmişiz gibi kalbimiz ısınır. İnsan birden durur ve kendi kendine sorar: “Ben burayı daha önce gördüm mü?” “Ben bu insanla daha önce tanıştım mı?” Cevap hemen gelmez. Hafıza sussa da ruh ünsiyet kurduğuna yakınlık hisseder.
Çünkü insanın tanışıklığı gözün gördükleriyle sınırlı kalmaz. Bazı mekânlar hafızadan evvel gönülde yer edinir. Bazı yüzler, ilk karşılaşmada yılların dostluğunu taşır. Bazı şehirler, insanı kendi çocukluğundan kalma bir sızıyla karşılar. Sanki vakitler birbirine yaklaşır; dün, bugün ve yarın aynı avluda oturup sessizce birbirine bakar.
Yol, önce insanın içinde açılır. Dışarıdaki yollar, çoğu zaman onun ardından gelir.
Dönüp baktığımızda, bugünün insanı devasa mesafeleri saatler içine sığdırabilen bir sürat çağının neferleridir. Kıtalar aşılıyor, beldeler geçiliyor, haritalar fütursuzca tüketiliyor. Ve bu amansız koşu, arkaplandaki boşluğu zerre kadar doldurmuyor. Hız, basiretimizi perdeliyor; bakmakla görmek arasındaki ince ama derin uçurumu büyütüyor. Bir mekânda fiziken bulunmak, o mekânın sırrına ermeye yetmiyor ne yazık ki. Bugün kısalan mesafelere, ekranımıza düşen canlı görüntülere rağmen insanın içindeki mesafeler ve uzaklaşmalar büyümeye devam ediyor. Hız arttıkça dikkat azalıyor. Haliyle Görmek çoğaldı; bakmak seyrekleşti. İnsan birçok yere gitti, gördü ve tanıdı fakat gittiği yerlerin ruhuna temas etmekte zorlandı.
Oysa bir şehri tanımak için meydanlarını ezberlemek kâfi gelmez. Bir şehrin ruhu, sabahın erken saatlerinde kepenk açan dükkânda, akşamüstü evine dönen işçinin yüzünde, yaşlı bir kadının pencereden dışarıya yansıyan bakışında saklıdır. Şehir, kendisini her gelene açmaz. Onu dinleyene, sabredene, kendi gürültüsünü bir süre susturabilene kapısını aralar.
İnsanlar da böyledir. Kimi yüzler ilk bakışta uzak görünür; sonra ömrün en yakın hatıralarına dönüşür. Kimi insanlar yıllarca yanımızda bulunur, yine de gönlümüze bir adım yaklaşamaz. Yine her seyahat, aslına bakılırsa insanın kendi içindeki ağırlıklardan soyunma gayretidir. Eskiler, uzak diyarları seyrüsefer ederken bile nazarlarını kendi derunlarından ayırmazlardı. O nedenledir ki her yolculuk biraz da insanın kendi yükünü tanımasıdır. Kimi yükler omuzda taşınır; kimileri gönülde. İnsan uzaklara gittikçe, yanında taşıdığı şeyin çoğu zaman heybesinde bulunmadığını fark eder. Bir kırgınlık, yarım kalmış bir veda, söylenememiş bir söz, çocuklukta unutulduğu sanılan bir koku, bütün bunlar insanla birlikte yürür, onun gittiği her yere gider sessizce…
Gönlü yorgun olan, dünyanın en güzel beldesinde bile kendi içindeki gurbetten kurtulamaz. Gönlü sükûna eren ise taşlı bir yolda bile kendine bir çıkış bulur. Çünkü huzur, her zaman varılan yerde beklemez; bazen yürüyüşün kendisinde doğar.
Ömür, insanın içinde çok önceden başlayan sessiz çağrıyı duyabilme gayretidir. Her çağrı yüksek sesle gelmez. Bazıları bir rüya gibi, bazıları bir sızı gibi, bazıları da yıllar sonra anlamını kavrayacağımız bir hatıra gibi içimize yerleşir.
İnsan, gönlünün işaret ettiği istikameti bulduğu gün yolun manasını da anlamaya başlar. O vakit yürümek, bir yere ulaşmaktan çıkar; kendine yaklaşmanın başka bir adı olur.
Ve insan, hayatının sonlarına doğru şunu sezer: Bazı yolların sonu bir şehre çıkar. Bazılarının sonu bir insana. Bazılarınınki ise insanın kendi kalbine.
Asıl sefer, belki de hep oraya doğrudur.




