reklam
reklam

İçimizdeki Pencereler

Yayınlanma Tarihi :
İçimizdeki Pencereler

İnsan dünyaya gözleriyle bakar; fakat gördüğü her şeyi yalnızca gözleriyle anlamaz. Çünkü gözün ötesinde, her insanın içinde dışarıya açılan pencereler kadar kendi geçmişine açılan pencereler de vardır. Çocukluğun gölgeleri, yaşanmışlıkların izleri, sevinçlerin sıcaklığı, korkuların ürpertisi, kırgınlıkların sessiz tortusu… İnsan hayata biraz da bu içsel pencerelerin ardından bakar. Bu yüzden aynı söze kulak veren iki insan, aynı cümlede bambaşka anlamlar bulabilir; aynı manzaraya bakan iki kişi, gökyüzünün altında birbirinden tamamen farklı iki âlem görebilir. Aslında görmek yalnızca gözün fiziksel bir eylemidir; anlamak ise aklın, idrakin ve şuurun süzgecinden geçerek hakikate varılan uzun ve derin bir yolculuktur.

Bazen kendimizi anlatmak için kelimelerin ardına sığınırız. Bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek, hakkımızda verilmiş bir hükmü değiştirmek, içimizden geçenleri karşı kıyıya ulaştırmak isteriz. Cümleler uzar, niyetler açıklanır; geçmişten örnekler çıkarılır, söylenmemiş olanın bile hesabı verilmeye çalışılır. Karşımızdaki dinler; fakat dinlemekle anlamak arasında insan ömrünün dolduramayacağı kadar derin bir mesafe vardır. Çünkü insan çoğu zaman karşısındakine onun bakış açısı ile bakmaz; kendi hayatından devşirdiği ölçülerle değerlendirir onu. Kendi yarasından bakar, kendi korkusundan yorumlar, kendi tecrübesinin terazisinde ölçer.

İyiliğin dilini öğrenmemiş bir insan, iyilik yapanın niyetini kuşkuyla karşılayabilir. Güven duygusunu yitirmiş biri, kendisine uzatılan elde önce gizli bir hesap arayabilir. Bir insanın suskunluğunda vakar gören de çıkar, kibir sezen de. Aynı sessizlik, iki ayrı kalpte iki ayrı hikâyeye dönüşebilir. Çünkü insan çoğu zaman karşısındakini gördüğü hâliyle değil, kendi içinde taşıdığı hikâyenin izin verdiği kadar görür ve anlar. İşte bu noktada insanın önüne şu soru çıkar: “Herkesi anlamak ya da herkese kendimizi anlatmak zorunda mıyız?”

Anlamak ve anlaşılmak için etraflıca görebilme ve değerlendirebilme yeteneği gerekir. Ancak bazı kapılar içeriden kilitlidir. Önünde ne kadar beklerseniz bekleyin ne kadar güzel cümleler kurarsanız kurun, açılmaz. Sesinizi yükseltmek, içerideki kalbi size yaklaştırmaz. Hatta kimi zaman ısrar, aradaki mesafeyi daha da büyütür. Böyle zamanlarda insanın yapacağı en vakur şey, kapının önünde sonsuza kadar beklemek yerine bir müddet susmak, kendi içine dönmek ve sonra yoluna devam etmektir. Fakat yürümek, anlamaktan ve anlaşılmaktan vazgeçmek değildir. Kendimizin anlaşılmasını beklerken başkasını anlamaya ne kadar yaklaşabildiğimizle de alakalıdır. Bize gösterilmesini istediğimiz merhameti başkasına gösterebiliyor muyuz? Kendi kusurlarımız için hayatın bütün şartlarını mazeret sayarken, başkasının kusuruna hemen hüküm vermekten sakınabiliyor muyuz? Kendimize tanıdığımız mühleti, başkasına da tanıyabiliyor muyuz?

Ahlâk, çoğu zaman büyük sözler söylemekle olmuyor, insanın başkasının kusuruna bakarken kendi kusurunu hatırlayabilmesiyle anlaşılabilir. İnsan, kendi nefsinin dar sınırlarını aşabildiği ölçüde büyür. Kendi içine kapanmış bir bakış, dünyayı da kendi ölçüsüne indirger. Bu yüzden başkasının anlayışsızlığından yakınan insan, önce kendi bakışının sınırlarını yoklamalıdır. Belki de mesele, karşımızdakinin bizi anlamaya yanaşmamasından önce bizim onu anlamak için yeterince eğilmemiş olmamızdır. Bazen gerçekten anlaşılmayız; bazen de kendimizi anlatmayı beceremeyiz. Kimi zaman sözümüz niyetimizden ağır çıkar, kimi zaman niyetimiz kendi içimizde bile berrak değildir. Bazen ne istediğimizi, neden kırıldığımızı, hangi yaradan konuştuğumuzu biz dahi bilemeyiz. İnsan önce kendi içinde susmayı ve kendisini dinlemeyi öğrenmeden başkasından anlaşılmayı beklediğinde, kelimeler çoğalır fakat hakikat uzaklaşır.

Hayatın hakikati çoğu zaman büyük meydanlarda, yüksek kürsülerde yahut gösterişli cümlelerde çıkmaz karşımıza. Bir kahvenin köşesinde sessizce çayını içen iki adamın yüzünde belirir. Yıllardır konuşmayan iki kardeşin arasındaki ağır sessizlikte saklanır. Akşamın alacakaranlığında kapısının önüne çıkıp uzaklara bakan yaşlı bir adamın gözlerinde kendine yer bulur. Her insan, dışarıdan bakıldığında birkaç cümleye sığabilecek kadar küçük; içine girildiğinde bir ömrün bütün ağırlığını taşıyacak kadar büyük bir hikâyedir.

Biz ise çoğu zaman hikâyenin birkaç satırını okuyup kitabın tamamına hükmederiz.

YORUM YAP