
Sosyal medyada rastladığım bir fotoğraf, bir anlığına parmağım ekranın üzerinde durdu. Durdum, baktım ve bir kez daha baktım.
Yaşadığımız günlük hayatın hoyratlığı içinde önüme düşen bu kare, bakılıp geçilecek bir fotoğraf değildi. İnsanın içini yoklayan, sessiz ama sarsıcı bir soruyla bakıyordu yüzüme. Çamura bulanmış bir çocuğun, elindeki küçücük lokmayı objektife doğru uzatışı… Fotoğrafın üzerindeki birkaç cümle ise bu sahnenin anlamını daha da derinleştiriyordu: “Fotoğrafçı; yokluğun fotoğrafını çekmek için ona yaklaştı. Ama o, aç olduğunu düşünerek elindeki lokmayı fotoğrafçıya uzattı.”
İşte tam da burada duruyor insan. Bakıyor, görüyor ama anlamaktan uzak duruyor. Günümüz dünyasında meslekler çoğu zaman birer rol, birer unvan, birer vitrin hâline gelirken; vicdan ise bu vitrinlerin arka odasında, tozlu bir rafta unutulmuş gibi. Fotoğrafçı, mesleğinin gereğini yapıyor doğal olarak. Bir gerçeği belgelemek, bir dramı görünür kılmak ve o masum çocuğun yaşadığı hayat zorluğunu ve yoksulluğunu günümüzün konfor içinde yaşayan insanlarına hatırlatmak istiyor belki de… Ama o küçük çocuk, meslek nedir bilmiyor. O sadece ‘insan’ olmanın masum sezgisiyle hareket ediyor. Karşısındakinin aç olabileceğini düşünüyor ve kendi yoksulluğuna rağmen elindekini paylaşmak için ona uzatıyor.
İşte vicdan, tam da bu denli sade bir yerden konuşuyor çoğu zaman.
Bugünün dünyasında meslek/makam/kariyer vb., genellikle insanın gözünü örten bir perdeye dönüşmüş durumda. Doktor, öğretmen, gazeteci, fotoğrafçı, işçi, yönetici, iş insanı… Adımızdan çok daha öne çıkan unvanlarımız var. Öyle ki unvanların derecesine göre itibar gördüğümüz bir dünyanın hiyerarşisinde yer edinmenin çabası kuşatmış benliğimizi. Ve sıradan insan hayatı ise istatistiklere, rakamlara, “içeriklere” indirgeniyor.
Bir fotoğraf, birkaç saniyelik bir video, birkaç satırlık bir haber, sonra hızla başka bir görüntüye geçiyoruz. Oysa o fotoğraftaki çocuk, hayatın akışı içerisinde kaybolacak bir veri değil; bir insan, bir hayat, bir yürek.
Bu karede asıl yoksulluk, çocuğun üzerindeki yırtık elbise ya da çıplak ayakları değil belki. Asıl yoksulluk, bizim bakışımızda gizli olan, farkında olmadığımız ya da farkında olup da kimi cümlelerle kılıf bularak yorumlar yapmamız sanırım. Çünkü o çocuk, yokluğun içinden merhamet çıkarabiliyor; biz ise bolluğun ortasında duyarsızlığı büyütüyoruz. Hangi mesleği yaparsak yapalım hangi unvana sahip olursak olalım bize sağladığı kazancı, makamı, mekânı ve bindiğimiz aracı bizi insanlıktan azade kılan zırhlara dönüştürüyoruz. “Ben işimi yapıyorum” cümlesi, vicdanın susturulduğu en güvenli sığınak oluyor. Mazeretlerimizin avutucu lokması yani…
İnsan hayatı, bir mesleğin konusu olamayacak kadar kıymetlidir. Gazetecilik sadece haber yapmak değildir; insanın onurunu gözetmektir. Fotoğrafçılık sadece kare yakalamak değildir; karşısındakinin hikâyesine hürmet etmektir. Öğretmenlik sadece müfredat yetiştirmek değildir; bir çocuğun ruhuna dokunmaktır. Doktorluk sadece teşhis koymak değildir; bir insanın korkusunu anlamaktır. Meslek, vicdanla buluşmadığında, mekanik bir eyleme dönüşür; hatta bazen farkında olmadan yeni yaralar açar.
Bu fotoğraf bana şunu sorduruyor: Biz ne ara bu kadar karmaşık mazeretlerin adamı olduk? Ne zaman paylaşmayı unuttuk ve ne zaman yarın bırakıp gideceğimiz unvanın, malın makamın gölgesinde kendimizde “varlık” hisseder duruma geldik? O çocuğun elini uzatırken düşündüğü şey, etik tartışmalar, mesleki sınırlar ya da profesyonel mesafeler değildi. O, sadece “insan”dı. Belki de bugün en çok unuttuğumuz kimlik budur herhâlde.
Günümüz dünyasında vicdan, yüksek sesle konuşmuyor artık. Reklamların, başarı hikâyelerinin, kariyer planlarının arasında sesleniyor bize. Ama hâlâ orada. Bir fotoğrafa bakarken içimizi burkan şey de bu duymak ve görmek istemediğimiz çığlık. Kendimizi sorgulamaya iten, huzursuz eden, rahatsız eden o sessiz haykırış… “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusu, tam da bu noktada yakalıyor bizi.
Belki de mesele, o fotoğrafı çekmek ya da paylaşmak değil; o fotoğraf karşısında neye dönüştüğümüzü anlamaktır. Daha iyi bir insan mı oluyoruz, yoksa biraz daha duyarsız mı? Elimize uzatılan o lokmayı görüp yolumuza devam mı ediyoruz, yoksa durup kendimize bakma cesaretini mi gösteriyoruz?
Sadece “bir an” kendimize soralım.
O çocuğun uzattığı lokma, aslında bize sunulmuş bir aynadır. O aynaya baktığımızda mesleklerimizi, başarılarımızı, sahip olduğumuz maddi birikimimizi değil; vicdanımızın hâlini görebiliyor muyuz?
Ve belki de asıl yoksulluğun nerede başladığını o an fark ederiz, ne dersiniz?




