
En büyük yanılgılarından biri, yaşanmamış ihtimallere, tercih edilmemiş yönlere gereğinden fazla kıymet atfedilmesi, zihnin bu varsayımlarla yorulmasıdır. İnsan zihni, gerçekleşmeyen hayatları, kaçırılmış fırsatları muhayyilesinde büyütmeye fıtraten meyillidir. Oysa asıl gerçek, bizzat yaşanan günlerin, göğüslenen zorlukların kendisidir. Samiha Ayverdi’nin de işaret ettiği üzere, geçmişe takılarak yahut geleceği kurgulayarak sürekli bir pişmanlık üreten düşünceler insanı hayatın derin hikmetine ne yazık ki yaklaştırmaz. Aksine onu kendi vehminin, kendi dar düşünce odalarının karanlığına hapsedip yalnızlaştırır.
Kadim zamanların kervan yolculuklarını düşündüğümüzde, bu gerçeği daha net olarak görebiliriz. Çölün tam ortasında vahalar arasında yapılan hanlar, hiçbir zaman yolculuğun son noktası olarak kurulmamıştır. Bir duraktır oralar. Yolcu, o hana gelir ve bir müddet dinlenir, varsa rahatsızlığı şifa arar; vakit tamam olunca da heybesini bineğine yükler ve yeniden yola revan olur. İnsan dünya ilişkisi de aynen böyledir. Hayatın insanlara sunduğu geçici rahatlıklar, dünya nimetleri bu hanlar gibidir. Hiçbiri kalıcı birer ikametgâh, sahiplenilecek ebedi meskenler olarak kıymet verilmemesi gerekir. İnsan yorulunca durabilir, soluklanabilir; mühim olan durmayı yerleşme zannetmekten kaçınmaktır; oraya kök salmaya kalkışmamaktır.
Anadolu coğrafyasının irfan geleneği, bu derin gerçeği insanlara uzun nutuklarla anlatmak yerine, kısa ve özlü kıssalarla öğretmeyi seçmiştir. Masalların girişinde söylenen meşhur “bir varmış, bir yokmuş” ifadesi, çocukları eğlendiren bir tekerleme olmaktan öte, varlık ile yokluk arasındaki son derece hassas dengeyi kulaklara küpe yapan bilgece bir girizgâhtır. Var ile yok arasında ince bir çizgi vardır. O çizginin adı nasiptir. Nasip, insan için açılan kapıdır, başka kapıları zorlamak, eldeki anahtarı kırmak gibidir. Mevlânâ, “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” der. Yeni söz, yeni adım demektir. Adım ise önüne serilen yoldadır.
İnsan ruhu da hayatın getirdiği dertlerle, sıkıntılarla yoğrularak kıvamını bulur. Hiçbir engele takılmadan, kolayca geçip giden zahmetsiz yıllar arkada yalın hatıralar bırakır; büyük güçlüklerle, sabırla göğüslenen zor yıllar ise sarsılmaz bir şahsiyet inşa eder. İnsanın aradığı olgunluk, hırsla, zorbalıkla, başkalarını ezerek ele geçirebileceği bir ganimet sayılmaz; olgunluk, vakti saati geldiğinde içsel bir farkındalıkla usulca açılan hayırlı bir kapıdır. İnsan isterse bütün ömrünü o kapıları kırmakla, duvarları yumruklamakla heba edebilir; oysa bazen bir kapının önünde edeple, sükûnetle beklemeyi becermek, en uzun, en bereketli yürüyüşün kendisidir.
Yunus Emre’nin Taptuk Emre dergâhına varış hikâyesi de böyledir. Onun kapıda önce buğdayı seçmesi, kendi önceliklerine kulak vermesi, sonrasında ise içsel gelişimin değerini idrak ederek geri dönmesi, insanın hakikate çoğu zaman eksik yaptığı tercihler, hatalar üzerinden ulaştığını açıkça gösterir. Yolculukta mühim olan, ilk adımın hatasız, kusursuz olması kadar; asıl mühim olan, hatasını anlayan insanın, hakikati gördüğü an ona tekrar dönme cesaretini gösterebilmesidir. Hatalarından ders çıkarıp doğru yola geri dönebilenler asla kaybetmiş sayılmazlar. Asıl büyük kayıp, doğrunun ne olduğunu açıkça fark ettiği hâlde kibirle, inatla yerinden kıpırdamayanların talihsiz sessizliğidir.
Ömrün nihayetine gelindiğinde, insan geriye dönüp hayatına baktığında, ulaşamadığı hayallerinden çok, yaşayarak bıraktığı izlerle yüzleşir. Her bir iz, geçmişte verilmiş bir imtihanın, gösterilmiş bir sabrın, kalpten kopan sessiz bir umudun şahididir. Yolcu, işte o nihai vakitte anlar ki yol, kendisini hedeflediği uzak menzile ulaştırmakla birlikte; yolda pişe pişe, olgunlaşa olgunlaşa kendisini hangi konuma ulaştığıdır.
Bu sebeple ömür dediğimiz nehir, varılacak son menzile doğru gerçekleştirilen yürüyüşün kalitesiyle, niteliğiyle ve mahiyetiyle anlam kazanır.




