
“Bilgiye ulaşmak kolay, ama duyguya ulaşmak zor.” diyor Yapay Zekâ ve Derin öğrenme uzmanı Doç Dr Fatih Özyurt. Belki de çağımızın en yalın ve en hazmedemeyeceğimiz cümlesi bu olsa gerek. Çünkü bilgi artık bir tuş mesafesinde. Duygu ise, insanın gönlünden geçmesi gereken damıtılması bir hayli uzun bir yolculuk olsa gerek. Herkes biliyor bilmesine, ama herkes hissedemiyor. İşte bu yüzden modern insan, en çok da bildiği hâlde hissedemediği için düşüncelerinin enkazında kalabiliyor. Manasız kalabiliyor kuş katarları. Pamuktan denizi andıran bulutlar. Tomar tomar ağaçlar.
Ağaçlar ve meşakkatli serüveni kitaplar! Sahi kitaplar neden güzel kokar? Çünkü ağaçlar, toprağın hafızasını taşır. Yağmur yağınca toprak neden güzel kokar? Çünkü umut, en çok ıslandığında filizlenir. İnsan da biraz böyledir; kırılmadan olgunlaşmaz, beklemeden derinleşmez. Koza’sından çıkan hayatın pamuk ipliğine bağlı insanlar… Hepimiz bir yerden sonra kendi kabuğumuzu kırmak zorundayız. Ama mesele çıkmak değil; çıkarken aslını kaybetmemek.
Bu manasızlığın ortasında; doğanın sırrı, sınırı nerede başlar? Sabrı taştığında mı? Gökyüzü biriktirdiğini boşaltırken damla damla, rüzgâr kendini hatırlatırken, şimşekler göğü yararken… Belki de sır tam oradadır: Taştıkça bereketlenenin içinde. Çünkü doğa susarak değil, çoğu zaman taşarak konuşur. Bahar, bir çiçeğin açması değil; biriktirilmiş bütün kışların çözülmesidir belki de. Eriyen ve epriyen duygularımızı da önüne katan bir uslu seldir yağmurlar, kim bilir?
İşte bu yüzden çocukken koparıp taç yaptığım bütün papatyalardan özür dilerim. Dalında kalsın hep o alımlı çiçekler. Bitkisel hayat müzayedeleri çiçekçilerdeki canlı çiçek diye satılan; o solmasını aldığı kadar su doldurulan vazoyla erteleyen canım çiçekler. Çünkü anlıyorum ki her koparış, bir güzelliği sahiplenmek değil; onu yerinden etmekmiş. Bizi de bazen kökümüzden koparıp ait olmadığımız yerlere bırakan hayat gibi… Uyum sağlayamadığımız şehirler, ruhumuza dar gelen kalıplar, bize ait olmayan kimlikler… Fikrini sorabilseler keşke bir karanfile; “Sordum Sarı Çiçeğe” ilahisi ile büyütülen neslin evlatları olsa şimdikiler, ne gam! Ve şehrin satır araları. Kaldırım aralarında büyümesine ancak müsaade edilen sarı çiçekler. Yanı başında hayat emareleri gecekondular. Ve onlara hep tepeden bakan gökdelenler…
Gecekondularla gökdelenler aynı fikirde olmasa gerek, buna kaniyiz. Biri sabrın, diğeri hızın mimarisi. Eski bir konak çarpım tablosunu bilmez mesela; ama zamanın nasıl geçtiğini bilir. Apartmanlar, siteler, akıllı şehirler… Hepsi insanın istatistiğini çözmüş, ama hikâyesini unutmuş gibi. Radyolarla elektrik telleri arasında bir frekans kaybı var sanki. 5G hızında bir dünyada, insanın iç sesi hâlâ çekmiyor. Çünkü dengeyi bozan şey ilerlemek değil, ölçüsüz ilerlemek ve geride bırakmak hissiyatı, ilerleyişi engelleyen bir ağırlıkmış gibi.
Ardımızda bıraktıklarımızla görünen o ki, rüzgârın önündeki yersiz yönsüz bir yaprak gibiyiz. Tam olarak bu yüzden asıl müfredatımız, öğrenmek zorunda olduklarımız değil; geri dönmek istediğimiz anlar olmalı. Zamanı geri almak istediğimiz o anlar… Söylenmeyen bir söz, tutulmayan bir el, geç kalınmış bir özür. O anlar, hayatın bize verdiği en sessiz dersler hiç şüphesiz.
Bu yüzden alegori sadece bir anlatım biçimi değildir; hayatın kendisi, sembollerle konuşan bir metindir. Anlamak isteyen için her şey bir işarettir: Bir çiçek, bir şehir, bir yağmur, bir suskunluk… Ve belki de bütün mesele şudur: Bilgiyle dünyayı çözmek pekala mümkün; ama bir kalbinin olduğunu unutmadan onu göğsünde narin bir çiçek gibi taşıyabilmek, hâlâ çaba isteyen hem mesuliyetimiz hem de kaçamayacağımız mecburiyetimiz… O halde;
“Gönlünde kelimelere ihtiyaç duymayan bir ses var. Dinle!” [Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî]




