
Bu yazıyı yazarken, 1993 yılının 2 Temmuz’unda yaşanan ve bugün iyi kötü, nedenlerini, nasıllarını ve niçinlerine cevap verebildiğimiz, kim sorusunun cevabı olmasına rağmen, üç maymunu oynayan soysuzların, hala birbirlerine “Kimdi onlar?” sorusunu utanmadan sormaya devam ettiği, Sivas’ta yaşanan bir katliamı yazacaktım.
Sonrasında üç gün ötesinde Erzincan’da yine aynı soysuzların sahneye koyduğu, sadece kostüm değiştirdiği, Başbağlar Katliamı da aynı şekilde kalemime konuk olacaktı.
Vazgeçtim. Neyi nasıl anlatayım ki size. İnsan olmayanlarla, insanoğlunun, şeytanın iyiliğin mücadelesi kıyamete kadar sürecekti.
Yine vazgeçtim.
Benim hayatımda önemli bir dönüm noktasını yazma gereği duydum. Tam 40 yıl oldu.
Hepimiz daha 13-14 yaşlarındaydık…
Bıyıklarımız yeni terlemeye başlamış, Türkiye’nin dört bir yanından Sivas’a gelmiş otuz çocuktuk.
Yaşıtlarımız sokaklarda misketle, kimi kumla oynuyor, top peşinde koşuyor, çocukluklarını doyasıya yaşıyorlardı. Biz ise geleceğimizin temelleri henüz atılmadan, anne ve babalarımızın attığı bir imza ile “Eti senin, kemiği benim.” denilen bir sisteme emanet edilmiştik.
Yaklaşık elli yıl önce kurulmuş, Sivas Demiryolu Fabrikalarının önünde, kurbanlık koçlar mu, yoksa kınalı kuzular gibi mi dizilmiş bilemedim, askeri disiplinin, sıkı kuralların ve büyük hayallerin içine koşar adım atladık.
O gün belki korkuyorduk… Hatta çok korkuyorduk. Kimimiz annelerinin kucağından, kimi sıcacık bir ev halinden uzağa gitmenin tedirginliğinden korkuyorduk..
Belki ailemizi özlüyorduk…
Ama hiçbirimiz bilmiyorduk ki, o kapıdan sadece bir okula değil, ömür boyu sürecek bir kardeşliğe giriyorduk.
Otuz başarılı çocuk…Otuz tertemiz yürek…Çalışkan, zeki, vatanını seven otuz genç…Hayat bize bazen acıyı, bazen sevinci, çoğu zaman da sabretmeyi öğretti. O disiplin içinde yoğrulduk, piştik, adam olduk.
Her birimizin anlatacak yüzlerce hatırası vardır.
Benim hafızamdan hiç silinmeyenlerden biri ise mezuniyetime birkaç gün kala yatağımın, kendi aramızda başlattığımız, öğrenciliğie veda partisinde yaktığımız “kız kovalayan” neseniyle son hafta yanmasıdır.
Şimdi dönüp bakınca gülümsüyorum…ız yüzünden ettiğimiz kavgalar…Gece gizlice okuldan kaçmalar…
Yediğimiz fırçalar…Yaptığımız yaramazlıklar…Ve isimlerini saymaya kalksak sayfaların yetmeyeceği arkadaşlarımız…Ya hocalarımız? Avni’ler…Şerafettin’ler…Adem’ler…Bekir’ler…Bayrağın oğlu…Daha niceleri…Bekçi Ali’ler, Cemil’ler..
Bugün o okulun kapısından içeri girişimizin üzerinden tam kırk yıl geçmiş.
Dile kolay…Kırk yıl…
Ama ne geçen yıllar dostluklarımızı eskitebildi ne de hatıralarımızı silebildi.
Bugün geriye dönüp baktığımda en büyük servetimizin aldığımız diploma değil, kazandığımız dostluklar olduğunu görüyorum.
İyi ki aynı sırayı paylaşmışız.İyi ki aynı ekmeği bölüşmüşüz.İyi ki aynı zorluklara birlikte göğüs germişiz.Ne yazık ki bugün aramızda olmayan Salim ve Sadettin kardeşlerimiz de var…Onlar bu hikâyenin unutulmayacak satırları olarak yüreğimizde yaşamaya devam ediyorlar.
Mekânları cennet olsun.
Göremediğimiz, görüşemediğimiz, nerede olduğunu bilemediğimiz bütün arkadaşlarımıza da buradan selam olsun.
İyi ki vardınız…
Ve iyi ki bir zamanlar, Sivas Pratik Sanat Okulu’nun o mütevazı ama büyük yürekli otuz çocuğu olmayı birlikte yaşadık.




