reklam
reklam
reklam

Azerbaycan Türkiye’nin Fedakarlığını Unutmasın

Yayınlanma Tarihi :
Azerbaycan Türkiye’nin Fedakarlığını Unutmasın

Tarih unutmaz, millet unutmaz, Türk halkı hiç unutmaz!
Bir zamanlar Karabağ için yüreği yanan, Azerbaycan’ın bağımsızlığı için mücadele eden, “Azerbaycan’ın sevinci bizim sevincimiz, kederi bizim kederimizdir” diyen bir Türkiye vardı. Bugün ise Türkiye’nin yıllarca verdiği siyasi, diplomatik ve askerî desteğin ne kadarının hakkıyla hatırlandığını sormak zorundayız.
Bizim derdimiz Azerbaycan halkıyla değil. Bizim meselemiz, kardeşlik hukukunun devlet yöneticilerinin günlük siyasi hesaplarına kurban edilmesidir. Çünkü kardeşlik, ihtiyaç duyulduğunda kapısını çalıp iş bitince arkanı dönmek değildir!
Azerbaycan meselesini yalnızca 2020 Karabağ Zaferi’nden ibaret görenler, tarihin büyük bölümünü kaçırırlar.
Kenan Evren döneminde Azerbaycan henüz Sovyetler Birliği sınırları içerisindeydi. Türkiye’nin hareket alanı Soğuk Savaş şartlarıyla sınırlıydı. Dolayısıyla o dönemdeki gelişmeleri, bağımsız Azerbaycan’a daha sonra verilen destekle aynı kefeye koymak doğru değildir. Fakat Azerbaycan Türklerinin bağımsızlık arzusu, Türkiye’deki millî hassasiyetlerin dışında hiçbir zaman bütünüyle kalmadı.
Alparslan Türkeş, Azerbaycan’ın bağımsızlığını ve Türk dünyasının birlik fikrini savunan siyasi çizginin en belirgin isimlerinden biriydi. Onun mücadelesi, Sovyetler Birliği dağıldığında ortaya çıkacak Türk dünyasının fikrî zeminini güçlendiren unsurlardan biri oldu.
Turgut Özal ise Sovyetler Birliği’nin çözülme döneminde Türkiye’nin Türk cumhuriyetlerine açılmasını ve Azerbaycan’la ilişkilerin geliştirilmesini önemseyen bir liderdi. 1991’de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’ı ilk tanıyan devlet Türkiye oldu. Diplomatik ilişkiler 14 Ocak 1992’de kuruldu.
İşte tarihin kayda geçtiği yer burasıdır: Türkiye, Azerbaycan’ın bağımsızlığını yalnızca seyreden bir ülke olmadı; onun uluslararası alanda tanınmasına öncülük etti.
Ebulfez Elçibey, Azerbaycan’ın bağımsızlığını Türk dünyasının yeniden ayağa kalkışının bir parçası olarak gören bir liderdi. Türkiye’yle ilişkileri, dil ve kültür ortaklığının ötesinde siyasi bir anlam taşıyordu. Elçibey’in Türkiye’ye duyduğu yakınlık, iki ülkenin halklarında büyük bir heyecan oluşturmuştu. Ancak ilk Karabağ Savaşı sırasında Ankara’nın askerî müdahaleden kaçınan, ihtiyatlı politikası Azerbaycan’da ve Türkiye’de ciddi eleştirilere neden oldu. Bu noktada dürüst olmak gerekir: Türkiye’nin o yıllardaki desteği, 2020’deki destekle aynı kapsamda değildi. Türkiye doğrudan savaşa girmedi; Rusya’yla çatışma ihtimali ve bölgesel dengeler Ankara’nın kararlarını etkiledi.

Elçibey’in Türkiye’yle kurmak istediği güçlü bağın önündeki en önemli sorunlardan biri de işte bu stratejik çekingenlikti. Fakat tarih bize şunu gösterdi: Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakınlık, tek bir liderin iktidarıyla başlayıp bitmedi. Devletler değişti, yönetimler değişti, fakat halkların arasındaki bağ devam etti.
Haydar Aliyev, “Bir millet, iki devlet” sözüyle Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin temel anlayışını ifade etti. Bu söz, yalnızca güzel bir diplomatik cümle değildi; iki ülkenin birbirine duyduğu güvenin sembolüydü. Ancak bugün şu soruyu sormak hakkımızdır: Bir millet, iki devlet anlayışı yalnızca Türkiye’den Azerbaycan’a doğru mu işleyecek?
Türkiye, Azerbaycan’ın uluslararası alanda güçlenmesini destekledi. Savunma sanayisinden enerji koridorlarına, diplomatik girişimlerden siyasi dayanışmaya kadar birçok alanda ilişkiler derinleşti. 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi de iki ülke arasındaki müttefiklik ilişkisini resmî bir zemine taşıdı. Buna rağmen Azerbaycan yönetiminin Türkiye’nin katkılarını geri plana iten açıklamaları, Türk kamuoyunda haklı soru işaretleri doğurabilir.
İlham Aliyev’in 2 Ekim 2026’da iktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi kongresinde kullandığı, Azerbaycan’ın işgale kendi başına son verdiği yönündeki ifadeler de bu tartışma bakımından önemlidir. Azerbaycan’ın kendi ordusuyla verdiği mücadeleyi ve kazandığı zaferi takdir etmek başka şeydir; bu zaferin oluştuğu bölgesel koşulları ve Türkiye’nin katkılarını görmezden gelmek başka şey. Türkiye’nin rolünü yok sayan her siyasi anlatım, iki ülkenin ortak hafızasına zarar verme riski taşır.
Bir ülkenin kendi askerini, kendi komutanını ve kendi halkını öne çıkarması doğaldır. Fakat müttefikinin siyasi ve askerî desteğini anmamak, diplomatik açıdan doğru bir tercih midir?
2020’deki 44 günlük İkinci Karabağ Savaşı, Azerbaycan tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Azerbaycan, uzun yıllardır kontrolü dışında bulunan toprakların önemli bölümünde yeniden egemenlik kurdu; 2023’teki askerî operasyonun ardından Karabağ üzerindeki kontrolünü bütünüyle tesis etti. Türkiye’nin bu süreçteki rolünü küçümsemek, tarihî gerçekliğe haksızlık olur. Türkiye, Azerbaycan’ın uluslararası hukuk çerçevesindeki toprak bütünlüğünü savundu. Siyasi ve diplomatik desteğini açık biçimde ortaya koydu. Savunma sanayisi alanındaki iş birliği, Azerbaycan’ın askerî kapasitesinin gelişmesine katkıda bulundu. Savaş sonrasında müttefiklik ilişkileri Şuşa Beyannamesi’yle daha güçlü bir çerçeveye kavuştu. Bunlar, yalnızca bir köşe yazarının iddiası değil, iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihsel gelişiminde görülen unsurlardır.

Ancak bir başka gerçeği de unutmayalım: Zaferi Azerbaycan askerleri kazandı; Türkiye’nin desteği ise bu mücadelede önemli bir stratejik etkendi. İki gerçeği birbirine düşman etmek, kardeşliğe değil, ayrışmaya hizmet eder. Türkiye’nin desteğini hatırlatmak Azerbaycan’ın zaferini küçültmez. Tam tersine, bu zaferin hangi dayanışma ortamında kazanıldığını gösterir.

Bugün Türk halkının hassasiyetini artıran konulardan biri de Azerbaycan’ın İsrail’le sürdürdüğü stratejik ilişkidir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik duygusu, yalnızca ticari anlaşmalardan veya devletler arası protokollerden ibaret değildir. Türk halkının vicdanında Filistin meselesinin taşıdığı ağırlık da bu ilişkinin nasıl algılandığını etkilemektedir. Azerbaycan’ın İsrail’le enerji, savunma ve diplomasi alanlarındaki ilişkileri uzun yıllardır devam ediyor. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un 14 Ekim 2026’da Bakü’de İlham Aliyev’le görüşmesi de iki ülkenin stratejik ilişkilerini derinleştirme iradesinin sürdüğünü gösterdi. Elbette her devlet kendi dış politikasını belirleme hakkına sahiptir. Türkiye’nin de Azerbaycan’ın da ulusal çıkarları vardır. Ancak kardeşlik iddiasında bulunan devletlerin, birbirlerinin halklarının hassasiyetlerini anlamaları beklenir. Burada asıl soru şudur: Azerbaycan yönetimi, İsrail’le ilişkilerini geliştirirken Türk halkının Filistin konusunda duyduğu derin hassasiyeti ne kadar dikkate alıyor?
Türkiye, Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmek ve sınırını açmak için yürütülen süreci Azerbaycan’la dayanışmayı terk etmeden ilerletebilir. Çünkü diplomasi, sonsuza kadar düşman kalmayı değil, sorunları yönetmeyi ve mümkünse çözmeyi gerektirir. Nitekim Türkiye, Mayıs 2026’da üçüncü ülkeler üzerinden gerçekleştirilen ticarette doğrudan ticareti mümkün kılan düzenlemeyi yürürlüğe koydu. Dışişleri Bakanlığı aynı dönemde ortak sınırın açılmasına ilişkin teknik ve bürokratik çalışmaların sürdüğünü açıkladı. Bu, normalleşmenin bir anda tamamlandığı anlamına gelmiyor. Ancak yeni bir dönemin kapısının aralanabileceğini gösteriyor. Türkiye’nin Ermenistan’la ekonomik ilişkilerini geliştirmesi, sınırın açılmasını değerlendirmesi ve diplomatik ilişkileri ilerletmesi, bölgesel barışa katkıda bulunabilir. Ticaret yollarının açılması, sınır bölgelerindeki ekonomik hayatı canlandırabilir ve Kafkasya’da yeni iş birliği imkânları oluşturabilir.

Elbette Azerbaycan’la yürütülen müttefiklik ilişkisi de hesaba katılmalıdır. Fakat Azerbaycan’ın her siyasi tercihinin Türkiye’nin dış politikasını sınırsız biçimde belirlemesi gerektiği düşüncesi de sorgulanmalıdır. Türkiye bağımsız bir devlettir. Kendi güvenliğini, ekonomisini ve bölgesel çıkarlarını değerlendirme hakkına sahiptir. Kardeşlik, Türkiye’nin bütün diplomatik seçeneklerinden vazgeçmesi anlamına gelmez.

Biz Azerbaycan halkıyla kavga etmek istemiyoruz. Azerbaycan’ın başarısız olmasını, zayıflamasını veya yalnız kalmasını da istemiyoruz. Tam tersine, güçlü, bağımsız ve refah içinde bir Azerbaycan görmek istiyoruz. Fakat güçlü bir Azerbaycan’ın Türkiye’nin tarihî desteğini hatırlaması, Türk halkının hassasiyetlerini anlaması ve ortaklığın değerini koruması da beklenir.
Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği desteği hatırlatmak nankörlük suçlamasını körüklemek için değil, vefanın önemini anlatmak içindir. Eğer bir yönetimin açıklamaları Türk halkında nankörlük hissi doğuruyorsa, bu hissin nedenlerini anlamak gerekir. Aynı zamanda eleştirilerimizi bütün Azerbaycan halkına yöneltmemek de millî sorumluluğumuzdur.
İlham Aliyev yönetimi, Türkiye’yle ilişkilerde oluşabilecek kırgınlıkları gidermek istiyorsa ortak tarihe ve dayanışmaya daha fazla vurgu yapmalıdır. İsrail’le ilişkilerinin Türkiye’de doğurduğu hassasiyeti anlamalı, diplomatik dilini dikkatle seçmeli ve Türkiye’nin Karabağ sürecindeki katkılarını yok sayan bir görüntüden uzak durmalıdır. Aksi hâlde iki ülke arasındaki güven zedelenebilir. Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesi de dâhil olmak üzere, Ankara’nın kendi çıkarlarına uygun politikalar geliştirmesi doğal bir egemenlik hakkıdır. Unutulmasın: Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bağ, bir kişinin veya bir ailenin malı değildir. Bu bağ, milyonlarca insanın ortak hafızasıdır. Türk halkı kardeşliğin kıymetini bilir; fakat vefasızlık olarak gördüğü davranışları da sorgular. Azerbaycan halkı bizim kardeşimizdir. Kardeşlik hukukunu korumak ise her iki devletin yöneticilerinin sorumluluğudur. Vefa bekleyen bir milletin hafızası vardır. O hafıza, ne siyasi hesaplarla silinir ne de diplomatik sessizlikle susturulur.

YORUM YAP