reklam
reklam
DOLAR 32,2112 % 0.06
EURO 35,0427 % 0.06
STERLIN 40,9902 % 0.08
FRANG 35,3754 % 0.04
ALTIN 2.514,71 % 0,17
BITCOIN 71.012,73 6.948

Çocukluğumuzun Bahar Bayramı

Yayınlanma Tarihi :
Çocukluğumuzun Bahar Bayramı

Çocukluk yıllarımızdı…

Henüz ne şehrimiz dünyaya açılabilmişti ne de biz şehrimizin dışına… Mahallerimiz ve şehrimiz bizim koskoca evrenimizdi. Bir mahallede nerede ise aynı semtte olanlarımız birbirimizin -tabir caizse- yedi ceddini tanırdı. Sadece insanları değil, sokağını, binasını, bağını, bahçesini tanırdı, bilirdi. Göz aşinalığı değildi bu, koruyan kollayan, himaye eden, saygı duyan, sahiplenilen bir beraberlikti. Düğününde derneğinde, acısında tatlısında yanında olurdu herkes birbirinin… Kavga da olurdu söz dalaşı da, iyi insanı da vardı kötüsü de ama mahallenin ehl-i kâmilleri olaya el koyduğunda bekçiye, hâkime gerek kalmadan çoğu hal yoluna girerdi her şey ve herkes… Çekirdek aile diye ne tanım ne de bir hane vardı. Belki büyüklerinin yanında çocuklarını sevmekten ve kucaklarına alıp bağırlarına basmaktan babalarımız annelerimiz çekinirlerdi ama dedelerin, ninelerin gözetimde büyürdü çocuklar; terbiyeyi, adabı, erkânı, hayata dair masalı, menkıbeyi onlar anlatırlardı torunlarına; kreşler, anasınıfları yoktu, ilk öğretmenlerimiz dedelerimiz, nenelerimizdi. Hayat evimizde ve sokağımızdaydı.

İşte öylesi yıllarda henüz çocukluk çağımızda, akranlarımızla ve büyüklerimizle birlikte yaşadığımız günlerde, sokakların, damların ve yolların diz boyu karla kapandığı o uzun kış gecelerinin ardından bahar gelirdi şehrimize, sokağımıza, evlerimize… Mevsimler şimdiki gibi değildi, baharın geldiğini bilirdik; karlar erir, ağaçlar, çimenler yeşillenir, börtü böcek toprağın altından uyanırdı. Leylekler gelirdi çatılardaki yuvalarına, baca pilavları yapardık onlar yuvalarına döndüğü için; çocukça oyunlar oynar, gelişlerini kutlardık onların…

Ve Bahar Bayramı’nı kutlardık, tüm mahallelilerle birlikte; kırlara çıkardık, gelini, kızı, yaşlı kadını neredeyse herkes.

Bahar Bayramı dediysem bahar bayramıydı gerçekten, adı bahar değildi belki, adı Eğrilce’ydi; baharın gelişini, tabiatın çiçeğiyle, ağacıyla yeniden göverdiği, toprağıyla, suyuyla yeniden uyandığı, kuşuyla, böceğiyle yeniden hayat bulduğu bir mevsimdi gelen, bahardı. Yaşadığı mekâna, coğrafyaya, yeşile, yerdeki karıncasından uçan kuşuna kadar onları incitmeyen, ezmeyen, eziyet etmeyen insanlar baharı karşılar ve kutlardı hep birlikte.

Hep birlikte kırlara çıkar eğlenilirdi, o gün evlerde iş yapılmazdı, o gün imkânları ölçüsünde evde ne varsa katmerini, çöreğini, sarmasını, içeceğini, kavurgasını yapar, yemişini alır çıkardı kırlara, tabiatın kucağına, ağaçların, çimenlerin çiçeklerin arasına, akarsuların kenarına… Salıncaklar kurulurdu ağaç dallarına kalın kendirlerden, gencecik kızlardan orta yaşlılara kadar sallanırlardı hep, ip atlarlar, şarkı söylerler, halay çekerlerdi; geleceğe dair umutla beslenen hayaller kurar, dilekler tutarlardı. Yaşlılar serilen bir kilim üzerinde güneşin ve açık havanın tadını çıkararak bir ömrün belki birkaç kez anlatılmış yaşanmışlıklarını anlatırlardı birbirlerine, gelinlerini kızlarını, oğullarını ev hâllerini paylaşırlardı birbirleriyle, dertleşirlerdi… Gün boyu sürer giderdi eğlence tabiatın kucağında…

Adı Eğrilce idi ama bahar bayramıydı aslında kutlanan, sadece Sivas’ta değil, neredeyse Anadolu’nun birçok yöresinde, hatta bütün bir Türk coğrafyasında… Mayıs ayının ilk haftası, Mayıs ayının altısında… Eğrilce, diğer adıyla Hıdırellez kutlanırdı, Hızır ve İlyas peygamberin anısına… Çocukluğumuzun Bahar Bayramı’ydı o… Belki ekonomik olarak birçoğumuzun ailesi, seferberliğin, 1. ve 2. Dünya Savaşlarının ağır cenderesinden geçmiş, yokluk ve yoksulluk içindeydik ama binlerce yıldır devam eden bir geleneğin terbiyesiyle mutluluk hakkımızdı biraz da… Bahar Bayramını kutluyorduk, Eğrilce’yi…

Eğrilce’nin geldiği gün yani 6 Mayıs’ta çıkardık evlerimizden, sokaklarımızdan, mahallemizden, kırlara, bostanlara…

Bostan, mahallemizin kenarından büyük hendeğin öte tarafından uzar giderdi Kızılırmak’a kadar… Bizim mahallemiz şehrin güney kenarındaki son evlerdi. Bugün Halfelik mezarlığından Ticaret ve Sanayi Odası’nın önündeki demiryoluna kadar uzanan Kemaleddin İbn-i Hümam Caddesi’nin yerinde mahallelinin tanımıyla büyük bir hendek akardı derinden… Bu hendeğin güney tarafında yer alan kısım ta Kızılırmak’a kadar bostanlıktı. Ne Yenişehir Mahallesi vardı ne oradan geçip araziyi boydan boya ikiye bölen Çevre Yolu… Hiçbir bina yoktu Kümbet dediğimiz harabeye dönmüş Şeyh Erzurumî Türbesi’nden başka… Tumplarla birbirinden ayrılmış lahanasından patatesine, salatalığından kabak, fasulye, pancar, yulaf, yoncaya kadar her türlü nebatın yetiştiği bostanlıktı… Tumplar, göğe yükselen söğüt ağaçları, kavaklarla öyle sıktı, öylesine çoktu ki her bostanın kenarı sanki ağaçlarla çevrilmişti ve küçük hendekler akardı tumpların arasında… Söğüt dallarından düdükler yapardık, kangallar, örtmeler, navruzlar toplardık. Hem yer hem bugün Aksu dediğimiz Mısmılırmak üzerindeki tahta Çimenli Köprü’den geçer, Kızılırmak’a kadar yürürdük. Kızılırmak büyük bir nehirdi bizim için; derindi, yaz aylarında yüzerdik içinde… Irmağın bir tarafında Eğri Köprü, Kardeşler Dağı üzerinden Kangal, Malatya’ya; öbür tarafta Kesik Köprü, Yoğunyokuş’tan Şarkışla ve Kayseri’ye giderdi. Bunların her ikisinin ortasında tren yolunun geçtiği kısımda Demir Köprü vardı sadece, karayolu henüz Taşlıdere’den geçmiyordu.

Bostanlar ve onların arasındaki çayırlık, çimenlik, ağaçlık alanlar her Eğrilce gününde bir bahar bayramıydı bizim için… Cıvıl cıvıldı, kalabalıktı, şendi, şakraktı insanlarla her taraf, her yer dolardı, taşardı… Karakış’tan Bahar’a kavuşmanın sevincini yaşardı bütün bir mahalle…

Eğrilce, çekip gitti hayatımızdan, baharı da birlikte götürdü, yeşili, ağacı, çiçeği, böceği… Ninemizi, dedemizi, büyük ailemizi… Şimdi çekirdek ailemizle, bir sitenin bilmem kaçıncı katındayız ve herkes kendi odasında ve çocuklarımız kreşte hayata hazırladığımızı sanıyoruz onları özenle…

Ve balkonumuzda en popüler çiçeğe sahibiz, saksıda…

YORUM YAP