reklam
reklam

Görünmekten Görmeye

Yayınlanma Tarihi :
Görünmekten Görmeye

İnsan tuhaf bir mahlûk. Daha çocuk yaşta başlıyor kendini başkasının gözünde aramaya. Bir güzel elbise giyiyor, aynanın karşısına geçiyor; sonra bir başkasının bakışında kendini yüceltmeye çalışıyor. Büyüdükçe aynalar çoğalıyor. Evlerin duvarlarından çıkıp sokaklara, meydanlara, kalabalıklara yayılıyor. Nihayet insan, kendi hayatını yaşamaktan çok, hayatının nasıl göründüğünü düşünür hâle geliyor. Başkalarının bakışına ihtiyaç duydukça, kendi içindeki ses de yavaş yavaş kısılıyor. Alkışın sesi yükseldikçe, insanın kendi içindeki ses biraz daha uzaklaşıyor.

Eskiden insanın bir derdi vardı: Kendisi olmak. Şimdi bambaşka bir derdi var: Görünmek ve beğenilmek.

Bir iyilik yapıyor, bilinmesini istiyor. Bir yere gidiyor, görülmek istiyor. Bir şey okuyor, anlaşılmasından önce okuduğunun bilinmesini arzuluyor. Susuyor, susuşunun bile fark edilmesini bekliyor. Hatta bazen acısını bile başkalarının görmesi için uğraşıyor. İçinde bir yer, durmadan seyirci arıyor. Sanki hayat, yaşamak için değil de gösterilmek için kurulmuş.

Oysa insanın asıl yolculuğu, başkalarının gözünde görünmekten ziyade kendi içine doğru yönelmektir. Dağa çıkmak bunun güzel bir misalidir. Aşağıda iken dağ insana oldukça yüksek görünür. Zirveye çıktığında ise insanın kendisi küçülür. Şehirler küçülür, yollar ince bir çizgiye dönüşür, evler avuç içine sığar. Uzakta gördüklerinin büyüklüğü değişmezaslında; yalnızca yüksekten bakıldığında insana daha küçük görünür. Hiçbirinin boyutu değişmez; değişen, insanın baktığı yerdir.

Bir zamanlar büyüklerimiz yüksek yerlere çıktıklarında etrafa bakıp uzun uzun susarlardı. Manzaranın karşısında insanın kendi küçüklüğünü hissetmesi için söze de fotoğrafa da ihtiyaç yoktu. Oysa şimdi telefonlar çıkarılıyor; farklı açılardan fotoğraflar çekiliyor, manzara kadraja sığdırılıyor ve insan, o manzaranın içinde kendisini başkalarına gösterecek bir kare arıyor. İnsan oraya dünyayı görmek için mi çıkmıştı, yoksa dünyanın kendisini görmesi için mi?

İnsan hayatında küçük görünen bu ayrım, aslında bütün bir hayatın değerlendirme biçimidir.

Görünmek isteyen insan, sürekli dışarıya bakar. Görmek isteyen insan ise kendi içine döner. Birincisi başkalarının hükmüne muhtaçtır; ikincisi kendi vicdanının huzurunu arar. Birinin ölçüsü alkıştır, ötekinin ölçüsü hakikat. Hakikat, insanın başkalarının bakışından bağımsız olarak kendisiyle karşılaşabilmesidir. Her hâlükârda kendin olabilmek; olduğun kadarıyla hayata tutunmak, görüldüğün yerde de görülmediğin yerde de ne isen o kalabilmektir. İnsan kendisini olduğundan başka göstermeye başladığında, kurduğu hayat da kendi ağırlığını taşıyamaz; başkalarının geçici bakışlarıyla kurulan dünya, ilk rüzgârda savrulup gider.

Belki de ahlâk dediğimiz şey biraz da budur: Görülmediğin yerde nasıl biri olduğun.

Hayat bir yönüyle de hareketlerden oluşur. Kimi hareket insanı kendinden uzaklaştırır, kimi hareket yine kendine döndürür. Kalabalıkların peşinde koşmak da bir harekettir; fakat insanı nereye götürdüğünü sormak gerekir. Bir insan bütün ömrünü başkalarının gözünde yükselmek için geçirip kendi ruhunda bir adım bile ilerleyemeyebilir. İnsan ömrünün sonunda, geriye dönüp baktığında belki bunu anlayacak.Başkalarının zihninde bıraktığı görüntüler yok olacak, kendi ruhunda bıraktığı hakikatle baş başa kalacak. Aşağıda bıraktığı kalabalıklar, unvanlar, alkışlar, gösterişler birer noktaya dönüşecek. İnsan, bütün o uzaklığın içinde kendisine daha yakından bakmaya başlayacak. İşte o zaman insan ilk defa gerçekten görmeye başlar. Dünyayı değil yalnızca kendini.

Ve belki insanın asıl yükselişi, başkalarının gözünde büyümek değil; kendi nefsinin karşısında küçülebilmektir. Çünkü bazı zirvelere ayakla çıkılmaz. İnsan oraya ancak içindeki gürültüyü susturarak varabilir.

O vakit dünya seni görmese de olur. Sen dünyayı görmüşsündür.

YORUM YAP