
Günümüz insanının en önemli yaralarından birisi de, elindeki serin suyu beğenmeyip, çölün ötesindeki serabı kovalayan bir yolcuya benzemesidir. Bu kovalayışın adını bazen azim koyuyoruz, bazen doyumsuzluk, bazen de kulağa daha asil gelen bir maskeyle süslüyoruz: Mükemmeliyetçilik.
Oysa zaman, sadece saatlerin tik taklarından ibaret değildir. Zaman; eşyada biriken bir ruh, derin bir musiki, bölünmez bir rüyadır. Fakat insan onu cetvellerle ölçmeye, her dakikayı bir projeye, her saniyeyi bir hedefe hapsetmeye kalkıyor hep. Zihnindeki o billur musiki sustu; yerini ajandaların hırçın, telaşlı gürültüsü aldı. Aynanın karşısına geçip kendisiyle yüzleşmeyi, eski bir hatıranın cızırtısında geçmişin kokusunu duymayı unuttu ne yazık ki. Çünkü mükemmeli arayan göz, kusurlu olanın taşıdığı samimi hikâyeyi göremez oldu. En kusursuz eseri yapayım derken ömrünü tüketen bir sanatçı, tam o anda kalbinden kopup gelecek mütevazı ama sahici bir duyguyu feda ediyor. Hâlbuki güzellik; kaskatı, keskin hatlarda değil, tereddüttedir. Bir hayal, hakikatten her zaman daha geniştir. Mükemmel ise gelmeyen bir sevgili gibi hep bir adım ötede bekler ve insanı içten içe tüketir.
Azim, insanın göğe yükselen kanadıdır ama kanadın da bir adabı, bir insafı olmalıdır. Kalp; aklın soğuk mantığı ile ruhun kadim hüznü arasında bocalar durur. En iyiyi aramak, işte bu iç sancısından doğar. Sanki bir sayfa daha okursa, bir şehir daha görürse, bir unvan daha kazanırsa tamamlanacağını sanır. Oysa hayatı sürekli ayarlamaya, onu bir kalıba sokmaya kalktıkça, hayat zorlaşır ve ritmini kaybeder. Hakiki azim, hayatı zorlamak değil; onun doğal akışına teslim olmaktır.
Gürültülü ayarsızlığın ortasında, insanı sükûnete çağıran bir kapı çalınır. Bu kapı insanı devasa, soğuk meydanlardan alır; küçük bir kasabanın yağmur çiseleyen ara sokağına götürür. Sobanın üzerinde bir çay demlenmektedir, ahşap kokulu bir atölyede emektar bir usta çalışmaktadır. Onun dünyasında hırs peşinde koşmak yoktur; o, sadece elindeki ağacın hakkını verir. Bir kapıyı düzgün takmak, bir çay bardağını pırıl pırıl yıkamak, bir selamı kalpten vermek en büyük iştir. Çünkü mükemmellik gökte aranan uzak bir yıldız değil; yaptığı işe kattığı samimiyettir, niyettir, sevgidir.
Doyumsuzluk ise kalabalıklar içinde ıssız kalmış insanın hikâyesidir. Daha iyi bir ev, daha yeni bir eşya, daha çok alkış, kısacası hep daha fazlası… Oysa kalp, üzerine eşya yığıldıkça hafiflemez; aksine ezilir. Bu ağırlaşmaya karşı insana unutulan bir kavramı hatırlatır: Kanaat. Kanaat, azla yetinip kabuğuna çekilmek değildir; elindeki nimetin inceliğini bilmek, onu zedelemeden taşımaktır. Hayat yokuşa bile aksa, razı olan bir gönül yine kendine akacak bir yol bulur. En iyi elbiseyi ararken dolaptaki sağlam ceketi eskittiği gibi, en mükemmel hayatı beklerken elindeki ömrü tüketir. Oysa iyi olan avucundadır; sıcaktır ve kendine aittir.
Mükemmeliyetçilik ise azim kılığına girmiş en sinsi duygudur. Kendini soylu bir çaba gibi sunar ama aslında korkaktır. Hata yapmaktan, eksik görünmekten, yargılanmaktan korkar. Bu yüzden ya hiç başlatmaz ya da hiçbir şeyi bitirtmez. Oysa ruhu olan her şey kusuru sever; çünkü kusur, insana dair bir izdir. Tıpkı eski bir çini ustasının sırf nazar değmesin ve mükemmel olmasın diye bilerek bıraktığı o küçük pürüz gibi…
Neticede insan, bu iki duygu arasında kendi yolunu bulmakla mükelleftir: Derin bir zaman bilinciyle anın kıymetini bilmek ve mütevazı bir bilgelikle elindekine şükretmek, kanaatkâr olmak. En iyiyi aramak insanı diri tutan güzel bir arzu olabilir; fakat yol kenarındaki papatyaları ezerek hedefe koşmak asla değildir.
Belki de bütün mesele şudur: Elindeki iyi, en iyinin adayıdır. Onu severse, emek verirse, sabırla büyütürse o zaten en güzel şeye dönüşür. Çünkü en iyi; uzak diyarlarda aranan bir hayal değil, avuçlarının arasında unutup gittiği küçük, sıcak ve sahici hakikattir.




