
İnsanın en uzun, en dolambaçlı ve nihayetinde en sarp yolculuğu, kendi içine doğru yürümektir. Bu yol, dış dünyanın gürültüsünden, vitrinlerin aldatıcı ışıltısından ve başkalarının gölgelerinden sıyrılmayı göze alanların yoludur. Ne var ki çoğumuz, pusulamızı kendi kalbimize çevirmek yerine, başkalarının hayatlarındaki kırıkları saymayı bir maharet sayarız. Kendi evimizin duvarlarındaki derin çatlakları görmezden gelip, komşunun penceresindeki tozu işaret etmek, ruhun en konforlu ama en zavallı kaçış rampasıdır.
Oysa içindeki karanlığı fark eden bir ruhun, dışarıdaki mumları söndürmeye vakti yoktur.
Bir insan, kendi ruhunun mimarı olmaya karar verdiği an, dışarıdaki bütün didişmeler önemini kaybeder. Kendini inşa etmekle meşgul olan kalpler, başkalarının yıkıntıları üzerinde mülk sahibi olmaya tenezzül etmezler. Çünkü bilirler ki, bir başkasının kusurunu diline pelesenk etmek, insanın kendi içindeki yetersizliği ve sevgisizliği örtbas etme çabasından başka bir şey değildir. Başkasının hatasından beslenen bir benlik, sürekli dışarıdan çiğnenmiş gıdalar bekleyen bir asalağa benzer; asla kendi özüyle doyamaz.
Kendi eksikliğinin acısıyla kıvranan, kendi zaaflarının kuyusundan su çekmeye çalışan bir insan, başkasının ayağının takıldığı taşa gülemez. O taşın, bir gün kendi yoluna da çıkacağını bilir. Kendi içindeki vahşi ormanı ıslah etmeye, oradaki zehirli sarmaşıkları ayıklamaya ömrünü adayan bir gönül işçisi, yan komşunun bahçesindeki kurumuş bir yaprak için fırtınalar koparmaz. Bilakis, onun kuruyuşunda kendi fâniliğini, kendi eksikliğini görür ve hüzünlenir.
İnsan gözü, yapısı gereği hep dışarıya bakar. Bu fiziksel gerçeklik, manevi bir körlüğün de kapısını aralar. Kolaydır başkasının günahını tartmak; çünkü terazi kendi omuzlarında değildir. Kolaydır başkasının yürüyüşünü eleştirmek; çünkü onun ayakkabısının içindeki gizli çiviyi hissetmez. Ancak ne zaman ki göz, dışarıdaki avından vazgeçip içeriye doğru hicret eder, işte o zaman gerçek trajedi ve gerçek asalet başlar.
Kendi ruhunun kuytusuna inen insan, orada öyle derin uçurumlar, öyle terbiye edilmemiş arzular ve öyle tamir bekleyen kırıklar bulur ki, başkalarının küçük kusurları gözüne sadece birer teferruat gibi görünür. O andan itibaren kelimeler keskinleşmez, yumuşar. Yargılamanın yerini derin bir mahcubiyet, ayıplamanın yerini ise sessiz bir onarma gayreti alır.
Dışa bakan, dünyayı bir mahkeme salonu, kendisini de hiç hata yapmayan bir hâkim sanır. İçe bakan ise, dünyayı bir şifahane, kendisini de iyileşmeye muhtaç bir hasta olarak görür.
Gürültü, kendinden kaçanların sığınağıdır. Başkalarının dedikodusunu yapmak, başkalarının eksikliklerini bir panayır malzemesi gibi sergilemek, insanın kendi içindeki derin, ürkütücü sessizliği bastırma arzusudur. Kendiyle barışamamış, kendi yaralarını sarmayı becerememiş insan, başkalarında kanayan kabuk bağlayan yerler arar ki kendi kanı göze batmasın.
Ancak ömrünü kendi hamlığını pişirmeye adamış bir bilge için hayat, sessiz bir atölyedir. O atölyede her gün, sabırla ve zarafetle eğri kenarlar düzeltilir, kırık dökük niyetler onarılır, kibir pürüzleri zımparalanır. Bu öyle yoğun, öyle emek isteyen ve öyle mahrem bir süreçtir ki, başkalarının ne yaptığı, nasıl yaşadığı veya nerede hata yaptığı bu kendi mesasinin yanına bile yaklaşamaz. Kendiyle meşgul olan kendisini düzeltir; başkasıyla meşgul olan kendinde olan ve başkasını huzursuz ve rahatsız eden şeylerden habersiz kalır.
Nihayetinde insan, bu dünyaya başkalarını düzeltmek için gönderilmiş bir ıslah memuru değildir. Her birimiz, kendi kalbimizin toprağından mesul birer bahçıvanız. Kendi toprağındaki dikenleri temizlemeyenlerin, başkalarının bahçesindeki gülleri eleştirmeye hakkı yoktur. Kendi içindeki gürültüyü susturan, kendi kusurunun matemiyle hemhal olan insan, dünyaya sadece şefkat sızdırır.
Çünkü o, tamir edilmenin ne kadar sancılı, affetmenin ne kadar asil ve insanın kendi kendini bulmasının ne kadar muazzam bir lütuf olduğunu bilmenin erdemine ulaşmıştır.




