
24 Temmuz sabahı gazete ,ajans, televizyon büroları , internet haber siteleri ve cemiyetler hareketlenir. Telefonlar susmaz, tebrik mesajları ardı ardına düşer. Mülki amirler, siyasi parti temsilcileri, sivil toplum kuruluşu başkanları ve bürokratlar sıra sıra ziyaretler gerçekleştirir.
Yapılan açıklamalarda hep aynı iddialı laflar yankılanır:
“Basın, demokrasimizin dördüncü gücüdür…”
“Tarafsız ve özgür basın, toplumun aynasıdır…”
“Gece gündüz demeden, zor şartlarda çalışan gazeteci dostlarımızın yanındayız…”
Kameralara tebessümle pozlar verilir, kahvaltı ve yemek düzenlenir, tatlılar yenir, plaketler ve çiçekler takdim edilir. Dışarıdan bakan biri için basın mensuplarının el üstünde tutulduğu, dertlerinin dinlendiği mükemmel bir “bayram” tablosu çizilir.
Ancak o şaşaalı ziyaretler bittiğinde, tatlılar tükenip konuklar kapıdan çıktığı an acı gerçekle yeniden yüzleşilir. 24 Temmuz akşamı bittiğinde, yerini 25 Temmuz’un sert gerçeklerine bırakır.
O süslü açıklamaları yapanlar, gazetecileri gerçek sorunlarıyla baş başa bırakıp uzaklaşırlar. Ardında ise derin bir hüsran ve cevapsız sorular kalır:
Yerel ve ulusal basında bin bir emekle ayakta kalmaya çalışan gazetecilerin ekonomik güvencesizliği, düşen ilan gelirleri, artan kâğıt ve işletme maliyetleri kimsenin gündeminde yer almaz.
Sıcakta, soğukta, tehlikeli anlarda bir kare fotoğraf, bir doğru haber uğruna koşturan muhabirin, kameramanın emeği o süslü lafların hiçbirine sığmaz.
Basın camiasının ihtiyacı olan şey; yılda bir gün hatırlanıp süslü tebriklerle geçiştirilmek değildir. Gazetecilik mesleği, protokolden alkış almak için değil; kamuoyunun haber alma hakkını savunmak, kentin ve ülkenin sorunlarını dile getirmek için yapılır.
Gerçek bir Basın Bayramı’ndan bahsedebilmek için;
Meslek yasasının ciddiyetle ele alınması,
Yerel basının ekonomik olarak ezilmesinin önüne geçilmesi,
Gazetecilerin yıpranma haklarından özlük haklarına kadar her alanda hak ettiği değeri bulması şarttır.
Sözün özü; 24 Temmuz’lar şatafatlı ziyaretlerin ve içi boş övgülerin sergilendiği bir vitrin olmaktan çıkarılmalıdır. Aksi takdirde her 24 Temmuz akşamı, basının hafızasına bir kez daha “süslü sözler ve ardından gelen büyük hüsran” olarak kazınmaya devam edecektir.
Kalın Sağlıcakla




