
Şehir insanı, sabahın kör karanlığında, gri beton binaların gölgesinde açar gözlerini; egzoz dumanlarının, caddelerden yükselen aceleci ve yabancı gürültülerin ortasında bulur kendini. Yüksek katlı apartman dairesinin soğuk camından dışarıya bakarken, içindeki sönmek bilmeyen inatçı umutla beklemeyi sürdürür. Kalabalıklar içinde yapayalnız akan bu caddelerde, telefon ekranına düşecek bir teselli mesajını, yıllardır kapısı çalınmamış soğuk daireye süzülecek sıcak bir haberi gözler. Bilir çünkü; umut giderse elinden, o koşturmacanın ortasında ne yenen tatsız ekmeğin kıymeti kalır geriye ne cebindeki paranın bereketi ne bu bitmek bilmeyen yollar yürünür olur ne de metropolün gürültüsünde o eski türküler söylenir.
Kendi gölgesiyle, kendi karanlık gecesiyle öyle sessiz, öyle çetin bir mücadele verir ki insan, dilinin varıp da söyleyemedikleri yüreğinin kuytusunda birikir. Dışarıdan bakanlar onu sadece susuyor sanır, oysa içeride ne fırtınalar kopmakta ne ordular birbirine girmektedir. Ne bir zafer müjdelenir bu kavganın sonunda ne de bir alkış tufanı kopar; sadece ayakta kalmanın mahcup dirayetiyle sabahlar akşama eklenir, sofra kurulur, ekmek bölünür.
“Gesi bağlarında dolanıyorum, yitirdiğim yârimi aranıyorum…” Her gizli mücadelenin sonu bir kaybedişe çıkar bu topraklarda. Kimi zaman en sevdiğini, kimi zaman en gencini, kimi zaman da insanın aynada bile tanıyamayacağı o güzel düşlerini bırakır geride. Bir tren garında el sallayarak gitmez gidenler; bazen aynı evin içinde, aynı tahta sofranın başında otururken çekilir insanın ruhu içinden, geriye sadece bir gölge kalır.
Burada kaybedişlerin sesi gür çıkmaz, kara haberler davul zurnayla yayılmaz ortalığa. Bir odanın ışığı erkenden sönüverir, ceket askıda boynunu büker, bir türkünün en içli nakaratı yarım kalır, öyle anlaşılır gittiği.
Bir Anadolu türküsünde der ki: “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem fazla gelmiş ayrılık…” İşte bu dizlerin anlattığı gibidir hayat. Ardından o büyük, o sökülüp atılamayan acı gelir yerleşir ciğerin en derinine. Tandırda unutulmuş ekmeğin yanık kokusu gibi siner odalara. Acı, bu çorak topraklarda bir sığıntı, bir misafir gibi eğreti durmaz; ev sahibi gibi kurulur başköşeye, çayını tazeler, yatağını serer, seninle birlikte yaşlanır.
Yalnızlık da hemen peşi sıra gelir, hısım akraba olur acıyla. Kalabalıkların orta yerinde bile insanın omzuna konan o ürkek serçe misali, köy meydanında bir başına rüzgâra göğüs geren ulu çınar gibi buralıdır yalnızlık. Ne şehre sığar ne köye ne kelam taşır onu ne de sükût; sadece geceler uzadıkça boyu uzar, gölgesi bütün kerpiç duvarları kaplar.
O koyu yalnızlığın bağrında büyür hüzün, Anadolu’nun en kadim, en sahipsiz türküsü olur. Kavalın ucunda titreyen yarım bir nefes, rüzgârda savrulan ocak dumanı, tarlada yarıda bırakılmış bir saban izi gibidir. Sebepsiz sananlar yanılır; içeriden bir türlü uğurlanamayan, kapı önünden geçirilemeyen bir gideni vardır insanın. Valizi toplanmamış, kapısı vurulup gidilmemiştir onun; sadece bir bakışta asılı kalmıştır, bir türküde, bir bayram sabahında masada eksik duran o tek tabakta… Bu yüzdendir her yolculuğun yarım, her kavuşmanın eksik, her sevincin biraz boynu bükük kalışı.
Bozkırda rüzgâr deli deli estiğinde, turnalar gökyüzünde katar olup geçtiğinde, duvarda asılı duran o dertli bağlama usulca indirilip teline dokunulduğunda herkes susar. Çünkü herkes çok iyi bilir ki; o dökülen nağmelerde kendi gizli mücadelesi, kendi içli acısı, kendi kimsesiz yalnızlığı gizlidir. Herkesin yüreğinde, bir türlü uğurlayıp da yolcu edemediği o gidenin, toprakta hiç eskimeyen, silinmeyen ayak izleri vardır.




