
Muhsin Yazıcıoğlu, 1970’lerde Ülkü Ocakları’nda yöneticilik yaptı. 12 Eylül 1980 öncesinde ülkücü hareketin ön saflarında yer aldı. Darbenin ardından uzun süre gözaltında kaldı, Mamak Cezaevi’nde yargılandı. Ağır bedeller ödedi. Onu tanıyanların ortak kanaati; gördüğü baskılara rağmen vatan sevgisinden vazgeçmediği, devletine küsmediği ve inandığı davadan geri adım atmadığı yönündedir.
Siyasi hayatı boyunca yalnızca cesaretiyle değil, merhametiyle de hatırlandı. Makamın değil insanın yanında duran, halktan kopmayan bir siyaset anlayışını temsil etti. Üşüyen bir vatandaşa üzerindeki montunu verecek kadar cömert, en zor şartlarda dahi davasını anlatmaya devam edecek kadar kararlı bir karakter olarak hafızalara kazındı.
Muhsin Yazıcıoğlu’nu sevenler, onun en büyük gücünün korkusuzluğu olduğunu söyler. Belki de en büyük zaafı ise insanlara duyduğu güvendi. Dostluğa inanan, yol arkadaşlığına kıymet veren bir insandı. Bu nedenle yıllardır kamuoyunda dile getirilen bazı iddialar, bu güven duygusunun kötüye kullanılmış olabileceği yönünde tartışmaları da beraberinde getirdi. Bu iddiaların doğruluğu ise ancak bağımsız, şeffaf ve delile dayalı bir yargı süreciyle ortaya konulabilir. Yazıcıoğlu düşmanlarına yenilmeyecek kadar zeki, cesur ve hazırlıklı bir liderdi. Ancak yol arkadaşlarına da son derece güven duyardı. Belki de bu onun zaafıydı.
Bugün Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehit edildiği olayla ilgili adli süreç yeniden ele alınıyor. Üstü örtüler deliler bir bir ortaya çıkıyor. Hiç konuşulmayan şeyler artık itiraf ediliyor. FETÖ’nün hainliği, namussuzluğu ve alçaklığı ile bir kez daha yüzleşiyoruz. Peki suçlanacak ve ceza alacak kişiler sadece kasıt ve ihmali olanlar mı? Böyle olmamalı, nedensiz sonuca varmak bu suikastın yine karanlıkta kalması demektir. Çünkü adalet, dosya kapatmak için değil, hakikati ortaya çıkarmak için vardır.
Ancak bu dosyanın yalnızca teknik incelemelerle veya belirli ihmallerin tespitiyle kapatılması, kamu vicdanındaki bütün soruları ortadan kaldırmayacaktır. Olayın bütün yönleriyle aydınlatılması, adaletin tecellisi kadar toplumsal güven açısından da önem taşımaktadır.
Kanaatimce, bu olay üç temel başlık altında bütün yönleriyle araştırılmalıdır.
Birincisi; eğer suç teşkil eden bir eylem söz konusuysa, buna ilişkin talimat verdiği veya onay sürecinde rol aldığı iddia edilen kişiler hakkında ortaya atılan iddialar, somut deliller çerçevesinde eksiksiz araştırılmalıdır.
İkincisi; olayın meydana geliş sürecinde fiilen rol oynadığı veya hukuka aykırı bir eylem gerçekleştirdiği iddia edilen kişiler varsa, bunların kim oldukları ve sorumluluklarının bulunup bulunmadığı yine deliller ışığında ortaya çıkarılmalıdır.
Üçüncüsü ve belki de en dikkat çekici başlık; Muhsin Yazıcıoğlu’nun güvenini kazanmış, yakın çevresinde yer almış veya aldığı kararları etkileyebilecek konumda bulunan kişilerle ilgili kamuoyunda yıllardır dile getirilen iddialar da hukukun konusu olmalıdır. Eğer bu iddiaların hiçbir dayanağı yoksa, bu durum açık biçimde ortaya konulmalı; eğer araştırılmasını gerektirecek deliller varsa, bunlar da hiçbir kişi veya kurumdan çekinmeden incelenmelidir.
Muhsin Yazıcıoğlu artık hayatta değil. Fakat geride bıraktığı hayat, mücadelesi ve ölümü etrafında oluşan soru işaretleri yaşamaya devam ediyor. Milletin beklediği şey, tartışmaların sürmesi değil; hakikatin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmasıdır.
Dosyalar mahkeme raflarında kapanabilir. Fakat vicdanlarda kapanmaz. Vicdanlarda kapanması için tek bir şart vardır: Hakikatin eksiksiz ortaya çıkması ve hukuk önünde sorumluluğu bulunan herkesin, makamı ve sıfatı ne olursa olsun, adalet karşısında hesap vermesi.




