
Hiçliğin maskesi zaman! Bizi görünür kılan, ama asla da var etmemeye yeminliymiş gibi davranan. Kendini bulmadan hiçbir yere ait değil oysa insan. Şimdinin çarmıhında, o iki zorlu ve zıt kutupta: Bir yanında geçmiş, bir yanında gelecek çekiştirip dururken… Bazen de kırılan cam gibi paramparça ve her bir parçası keskin; yeni bilenmiş, en ince pusattan. “An” infilak etmeden nasıl kalır, nasıl yırtılmaz ruhun çeperinden…
Vakitten azade, işte, yine! Altını çizdiğimiz cümleler kadar alımlı, anlamlı kuş ağaçları, karınca yuvaları… Hayatını özlü söz gibi yaşayanların, kendiyle yüzleşme cesareti bulanların dikkatini dağıtıyor kanatlar ve karınca katarları. Göklerin kanatları bulutlar, meraklılarıysa seyre dalar penceresinden, yaldızlı aynaları. Gecesi geç kalınmış bir seheri anımsatan ömründe, ulu orta kurulmuş, abartı tartılar… Elde var “Bir!”: Hatırı sayılır komşudan… Hassas tartısı kuyumcunun, titiz ve bir o kadar tedirgin. Aktarın tartısınınyanında hatırı sayılır belki onun da. Kaç kantar şu koca çuval. Çuvala sığmayan şu güneş de zamanı tartar. Atom çekirdeği; proton, nötron, elektron… Kurulur her pazara kefeler; vitrini, gökkuşağı renklerinin nüvelerinden…Ve tartılamayan zerrelerin sırrı kulağımıza fısıldar: “İyi olan zahmetli ve heybetli, kötüyse saman alevi, biteviye, çirkin, zoraki zahmetsiz” Azımsama tartısını vicdanının yine de! S’özünütart dil, akıl, gönül tartısı ile… Çünkü özün ayakları sağlam basar ise ancak değişimin akıntısına direnebilir. Acı, önce kendi yitiğine. Çünkü eskilerinden vazgeçemiyor bir türlü, yeryüzü sakini. Müzeler tıka basa; ağzına kadar dolu. Tanı koyuldu! Antikacılar vaktin homurtulu tortusu. Teşhis:Ölmeyi belki bilmiyoruz. Tedavi: Ama öğreneceğiz yaşamayı… Bir bir, rafine inançlarla ve duru duygularla… Yeninin cazibesi eskinin hatırasını gölgelese de…
Eğimli bir arazi sanki kâinat müzesi! Dünya sonuna mı yaklaşmayı arzu ediyor yuvarlanarak, apar topar? Sokak lambaları yıldızlardan; masa örtüsü: çivit mavisi… Piknik sepetinde, kır papatyası ve yön tabelası. Kuşku duyma; yudumla her anı, kana kana. Her çıkmazına bir varış noktası tabelası as; pes edenin, yönünü bilemeyenin arzusuna kanma. “Şimdi”, hayata ve hataya açık. Tabelaya değil inanç, yüreğinin götürdüğü her köşede pusula asılı, kabullenişin anıtı. Uyarı levhaları ayrıntıları: ağaçlar, kuşlar dağlar taşlar… Hepsi de nitelikli bağlaçlar. Bağlar bizi aslımız olana. Uzayınca incelen yollardan öğrendik: Zihnin ve zifirinin her son durağına vardığında yepyeni bir yol başlar: Kalbin saltanatı. Makam-ı alî! Yüce olduğu kadar aydınlık. Yolları netleştiren birer büyüteç. Ayan beyan ortada bütün teferruat. Ama orada da cevaplar yok. Bilenler söylemiyor; söyleyenlerse bilmiyor. Sualler dahi cesaret edemiyor merak uyandırmaya. Bilen aklın anlayan kalbe intikal etmesi bu tam olarak. Akıl ile gönül arasında bocalayan ömrün olgunlaşma irtifası.
Teselli koleksiyonu değil bizimkisi… Pergelin ucu gönlümüzde ve zihnimizi tavaf eden düşüncelerle dönmeliyiz; başımızı döndüren telaşlı dünyanın döngüsünde. Eşlik ederek elbette bizi var eden keşkeler ve “neyse”lerimizle. Kuruntularımızı avuntumuza musallat etmeden iç hesaplaşmalarımızın zamanla rıza göstereceğini de göreceğiz. Göreceğiz hiçliğimizi hep’te…




