reklam
reklam
DOLAR 46,4792 % -0.02
EURO 53,3552 % 0.15
STERLIN 61,5968 % 0.32
FRANG 57,6227 % -0.3
ALTIN 6.205,50 % -1,30
BITCOIN 63.411,64 0.105

Türküler Boşuna Yakılmamıştır Bu Topraklarda

Yayınlanma Tarihi :
Türküler Boşuna Yakılmamıştır Bu Topraklarda

Bazı ömürler vardır; kalabalıkların içinde geçer ama yine de kimsenin ilk aklına gelen ilk isimlerden olamaz. Bir sofrada yeri eksik edilmez belki, bir evde varlığına alışılır, bir ailenin yükü omuzlarında taşınır; fakat bütün bunların arasında insanın içini sessizce kemiren bir soru yıllarca cevapsız kalır: Bir gün olsun gerçekten beklenen, özlenen, öncelenen oldu mu?

Birisinin önceliği olmak. Hayatın en sessiz çığlığı bu belki.

Çoğu zaman anlaşılıyor ki bazı hayatlar mecburiyetlerin birbirine eklediği zincirlerle örülmüş. Bir arada olmanın zorluğu, aslında bir olamamanın ta kendisiymiş. Yan yana oturulmuş, aynı sofradan yemek yenmiş, aynı evin içinde nefes alınmış. Fakat ruhlar birbirine hiç değmemiş. Konuşulmuş, evet. Havadan sudan, market fiyatlarından, komşunun çocuğundan. Ama söylenmemiş asıl kelimeler hep boğazda düğümlenmiş. “İyi misin” sorusunun cevabı “iyiyim” olmuş yıllarca. Çünkü kötü olunduğunu anlatacak kadar öncelikli hissedilmemiş hiç.

Kimi insanlar vardır, yan yana yaşlanırlar; fakat birbirlerinin içindeki fırtınalardan habersizdirler. Sanki kader, onları aynı yola koymuş; fakat aynı yolculuğa çıkarmamıştır. Hayat bazen mecburiyetlerin ördüğü görünmez duvarlar arasında akar gider.

Geri dönüp bakıldığında görülen manzara bu. Yıllar, göstermelik gülümsemelerin, ertelenmiş hayallerin, “şimdi sırası değil” denilerek ötelenmiş heveslerin toplamıdır adeta. Sabahlar hep bir koşturmacayla başlamış. İşe yetişme telaşı, faturaları ödeme derdi, başkalarının beklentilerini karşılama mecburiyetiyle sürüp gitmiş hep.

Bir ömür, gönülde özel bir yer edinmenin huzuruna erişemeden, katlanılmış birlikteliklerle varlığı kanıksanmış bir insanın, alışkanlıkla sürdürülen beraberliklerin ve koparılmaya cesaret edilemeyen bağların arasında sessizce tüketilmesiyle geçmiş.

Birlikte susmak bile paylaşmak sayılmış.

Halbuki en çok da suskunluklar yaralarmış insanı. Anlatılamayan dertler, paylaşılamayan sevinçler, gösterilemeyen şefkatler hepsi içe atıldığında yaralar derinleşir ve kabuk bağlarmış. Ne çok şey yarına bırakılmıştır. Bir gün daha uygun olur diye… Bir gün vakit bulunur diye… Bir gün anlaşılır diye… Fakat hayatın en acı tarafı da budur zaten. İnsan, yarınların hiç eksilmeyeceğini sanır. Oysa ömür, kimseye haber vermeden eksilir.

Bugüne gelindiğinde fark ediliyor ki, zaman denen şey acımasız bir muhasebeci. Aldıklarını geri vermiyor. Ertelenen hayatların fatura bedeli ağır kesiliyor. Gençken “ileride yaparım” denilen şeyler için artık ne heves kalır ne de takat. “Bir gün anlatırım” denilen duygular ertelendikçe ne o gün geliyor ne de geriye gün kalıyor. Çünkü yıllarca öncelik sayılmayan, gün gelince de öncelik göremez oluyor. İnsanlar alışıyor yokluğa, sessizliğe… Yalnızken bile kalabalık içindeymiş gibi hissedilen o tuhaf yalnızlığa mecbur kalıyor.

Türküler boşuna yanmamıştır bu topraklarda. Her türkünün ardında biraz bekleyiş, biraz kırgınlık, biraz da dile getirilemeyen sevda vardır. Çünkü Anadolu insanı çoğu zaman içindekini söyleyemez. Gözleri dolar, başını çevirir; gönlü yanar, dilini susturur. Kırıldığı yerde bağırmaz. Sevilmediğini düşündüğünde hesap sormaz. İçine gömer. Sonra o gömülen duygular yıllar içinde ağır bir yük olur.

Tükenmekte olan geleceğe bakınca da görülen pek farklı değil. Yarınlar, dünün tekrarı gibi geliyor hep. Aynı mecburiyetler, aynı göstermelik tebessümler, aynı “idare etme” hâli sürüp gidiyor. Umut, çoktan terk etmiş bu sokakları. Onun yerine kabullenmişlik yerleşmiş artık. Kırgın ama sessiz. Yorgun ama şikâyetsiz. Çünkü şikâyet etmenin bile bir anlamı kalmamış ki. Kime, ne ve nasıl anlatılabilir ki? Yıllarca anlaşılmamış bir ruhu, şimdi kim anlamaya çalışır ki?

Ve hayat böyle yaşanmışlıklar heyulâsında geçer. Sanki başkasının hayatı yaşanmış gibi. Rol icabı gülünmüş, rol icabı ağlanmış gibi. Gerçek olan tek şey ise içerdeki o büyük boşluk. Ne tam dolmuş ne de tamamen yok olmuş. Hep orada durmuş, birisinin önceliği olma ihtimalinin yasını tutar gibi.

Belki de en acısı bu. Hiçbir zaman nefret edilecek kadar değerli, özlenecek kadar kıymetli hissedilmemiş olmak.

Hep “olsa da olur olmasa da” kategorisinde kalmak ne acı… Mecburiyetten doğan birlikteliklerin soğukluğunda, bir ömrü sürdürmeye çalışmak. Ve sonunda anlamak: Bazı hayatlar yaşanmaz, sadece katlanılır. Tıpkı bozuk bir saatin tik taklarını dinler gibi. Çalıştığını bilirsin ama zamanı asla doğruyu göstermez.

 

YORUM YAP