reklam
reklam
reklam

Bizim Kuşak

Yayınlanma Tarihi :
Bizim Kuşak

Bizim kuşak, sanıyorum dünyanın gelmiş geçmiş en karmaşık ama bir o kadar da kolay anlaşılabilir nesillerinden biriydi. Çünkü biz, bir insan ömrüne sığması zor görünen değişimlerin neredeyse tamamına tanıklık ettik.
Kağnı sesleriyle yankılanan köy yollarından buharlı lokomotiflere, kara trenlerden saatte yüzlerce kilometre hızla yol alan hızlı trenlere; siyah beyaz televizyonlardan cep telefonlarına, oradan da yapay zekâya uzanan bir yolculuğun yolcuları olduk.
Bir zamanlar haber beklemek günler sürerdi. Şimdi dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde konuşuyoruz. Eskiden bilgiye ulaşmak için kütüphanelerin kapısını aşındırırdık; bugün bilgi cebimizde. Dünya değişti, zaman hızlandı, teknoloji baş döndürücü bir noktaya ulaştı.
Peki, insanlık aynı hızla gelişebildi mi?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bizim öğrencilik yıllarımızda sınıflarda, onlarca arkadaşımızın önünde öğretmenden dayak yiyen çocuklar vardı. Saçımız birkaç gün uzasa, kılık kıyafetimiz yöneticinin hoşuna gitmese, kendimizi bir anda okul idaresinin karşısında bulabilirdik. Kimi zaman bir makas, kimi zaman kör bir tıraş makinesi, kimi zaman da öfkeyle kalkmış bir el beklerdi bizi.
Canımız yanardı. Gözlerimizden süzülen yaşları arkadaşlarımızın önünde göstermemek için başımızı önümüze eğerdik. Gururumuz incinirdi ama o incinmişliği çoğu zaman okulun kapısından içeri sokmaz, evlerimize taşımazdık.
Yanlış anlaşılmasın; öğretmenin öğrenciyi dövmesini özlemiyoruz. Çocuğa atılan dayağın, hiçbir dönemde eğitimin bir parçası olmaması gerektiğini bugün daha iyi biliyoruz. Ancak o günlerin çocukları, bütün eksikliklere rağmen, okulun bir öğrenme yeri olduğu düşüncesiyle yetişiyordu. Öğretmenin otoritesi vardı; bazen bu otorite yanlış kullanılsa da okulun güvenli bir yer olması gerektiğine dair toplumsal bir kabul bulunuyordu.
Bugün ise sormamız gereken çok daha ağır bir soru var: Çocuklarımız okula güvenle gidip evlerine sağ salim dönebileceklerinden eminler mi?
Okul bahçelerinde, sınıflarda, koridorlarda yaşanan şiddet olayları hepimizin yüreğini yaralıyor. Öğrencinin öğrenciye, öğrencinin öğretmene, hatta öğretmenin öğrenciye yönelttiği şiddet; eğitim kurumlarının asli görevi olan öğretme ve yetiştirme sorumluluğunun önüne geçiyor.
Bir zamanlar okulda yaşadığı haksızlığı evde anlatmaya utanan çocukların yerini, bugün kimi zaman okula gitmekten korkan çocuklar alıyorsa burada durup düşünmek zorundayız.
Şiddeti yalnızca bir çocuğun öfkesine, bir öğretmenin sabırsızlığına ya da bir ailenin ilgisizliğine bağlayamayız. Aileden okula, medyadan sosyal çevreye kadar uzanan geniş bir sorumluluk alanı var. Çocukların ne izlediği, hangi davranışları örnek aldığı, sorunlarını nasıl çözdüğü ve öfkesini nasıl ifade ettiği önemlidir. Ama bunların hiçbiri tek başına bütün sorunun cevabı değildir.
Asıl tehlike, şiddeti sıradanlaştırmamızdır.
Bir öğrenci arkadaşını tehdit ettiğinde, bir öğretmen sınıfa korkuyla girdiğinde, bir veli okul kapısına öfkeyle dayandığında ve biz bunları birkaç günlük haber başlığı olarak tükettiğimizde sorun büyümeye devam eder. Her olayın ardından üzülüp sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza dönmek, çözüm değildir.
Okul, çocuğun yalnızca matematik, tarih, edebiyat öğrendiği bir yer değildir. İnsan olmayı, birlikte yaşamayı, farklı düşüncelere saygı duymayı ve anlaşmazlıkları şiddete başvurmadan çözmeyi de öğrendiği yerdir.
Öğretmeni itibarsızlaştırarak eğitim veremeyiz. Öğrenciyi aşağılayarak kişilik kazandıramayız. Şiddete şiddetle karşılık vererek de güvenli bir okul kuramayız.
Öğretmenin mesleki itibarını koruyan, öğrencinin haklarını güvence altına alan, veliyi sorumluluğa çağıran ve şiddet karşısında etkili tedbirler uygulayan bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var. Üstelik bu anlayış, yalnızca olay yaşandıktan sonra değil, olay yaşanmadan önce devreye girmeli.
Çünkü kaybettiğimiz şey sadece ders düzeni değil; çocuklarımızın güven duygusu, öğretmenlerimizin çalışma huzuru ve toplumun geleceğe olan inancıdır.
Bizim kuşak kağnıdan hızlı trene yetişti. Siyah beyaz ekranlardan yapay zekâya uzanan değişime ayak uydurdu. Bir dünyanın kapanıp başka bir dünyanın açıldığını gözleriyle gördü.
Ama şimdi bütün bu ilerlemenin ortasında, çok daha temel bir soruyla karşı karşıyayız: Teknolojide bu kadar yol almışken çocuklarımıza güvenli bir okul ortamı sunmakta neden zorlanıyoruz?
Bir ülkenin geleceği yalnızca yaptığı yollarla, ulaştığı hızlarla, geliştirdiği teknolojilerle ölçülmez. O ülkenin gerçek gücü, çocuklarının ne kadar güvende olduğu ve öğretmenlerinin ne kadar huzurla görev yapabildiğiyle de ölçülür.
Bizim kuşak çok şey gördü, çok şey yaşadı. Şimdi çocuklarımızın da aynı ağır sınavlardan geçmesini izlemek istemiyoruz.
Kağnıdan yapay zekâya geldik. Şimdi insanlığımızı da aynı hızla ileri taşımak zorundayız.
Çünkü bir nesli kaybetmek, yalnızca birkaç çocuğun geleceğini kaybetmek değildir. Bir ülkenin yarınından eksiltmektir.
Ve biz, göz göre göre bir neslin geleceğinden eksilmesini kabullenmek zorunda değiliz.

YORUM YAP