
İnsan hayatında çoğu zaman öne çıkarmadığımız bazı gerçekler vardır. Varlığına alıştığımız, adını pek anmadığımız, kıymetini çoğu zaman aklımıza bile getirmediğimiz insanlar vardır. Hayatımızın en güzel sofralarında belki başköşede oturmazlar, fotoğrafların ortasında görünmezler, başarı hikâyelerimizin içinde isimleri geçmez. Fakat bir gün eksildiklerinde, geride bıraktıkları boşluk her şeyin tadını değiştirir ve yokluğu fark edilir. O zaman anlarız ki bazı insanlar hayatımızın süsü değil, tuzudur, tadıdır.
İnsan, yaradılışı gereği görünenin peşinden gitmeye biraz fazla meraklıdır. Gösterişli olanı sever, çok konuşanı dinler, kalabalıkların alkışladığına dönüp bakar. Oysa hayatın asıl yükünü çoğu zaman sessiz insanlar taşır. Bir annenin evladının arkasından ettiği dua, bir babanın kimseye anlatmadan çektiği sıkıntı, dostunun derdini kendi derdi bilen bir arkadaşın omuz verişi, bir öğretmenin yıllar sonra bile unutulmayan nasihatleri gibi… Bunların hiçbiri hayatın günlük menüsünde büyük harflerle yazmaz. Fakat insan, gün gelir bütün bu yaşadığı ama farkında olmadığı iyiliklerin hayatına ne büyük bir lezzet kattığını fark eder.
Bir düşünelim; soframızda çeşit çeşit yemekler, birbirinden güzel nimetler bulunsun. Renkler, kokular, sunumlar yerli yerinde olsun. Fakat tuz eksikse önümüzde bulunan cezbedici çekiciliğiyle etkileyici yemeklerin tadı arzuladığımız gibi midir? Hayat da böyledir. İnsan nice imkâna, servete, şöhrete sahip olabilir. Etrafı kalabalıklarla çevrilebilir. Herkes tarafından tanınabilir, gittiği yerde hürmet görebilir. Ama zor gününde kapısını çalacak, sesindeki titremeden derdini anlayacak, suskunluğunun ardındaki kırgınlığı hissedecek bir insanı yoksa bütün bu zenginliklerin tadı biraz eksik kalır. Çünkü insanın asıl ihtiyacı, yanında kaç kişinin bulunduğundan çok, varlığını kimlerin yüreğinde hissettirebildiğidir.
Bizim kültürümüzde tuzun da ekmeğin de sofranın da ayrı bir hatırı vardır. Bir lokmayı paylaşmak, bir tas çorbayı bölüşmek, misafirin önüne konulan nimeti gönül hoşluğuyla ikram etmek, asırlardan süzülüp gelen kültürümüzün bizlere öğrettiği terbiyedir. Büyüklerimiz, ekmeğin tuzun hakkından söz ederken aslında bir vefa ahlâkını anlatırlardı. Bir insanın sofrasına oturmanın, suyunu içmenin, ekmeğini bölüşmenin bir hatırı olduğunu bilirlerdi. Bugün belki sofralarımız daha zengin, imkânlarımız daha geniş; fakat aynı sofrada oturan insanların birbirine ayırdığı zaman ve gösterdiği ihtimam giderek azalıyor ne yazık ki... Herkesin söyleyecek sözü var, fakat dinleyecek sabrı gittikçe azalıyor. Herkesin bir beklentisi var, fakat karşılıksız verecek sevgisi eskisi kadar görünür değil.
Hayatımızda tuz misali insanlar vardır. Varlıklarını duyurmak için çaba göstermezler. İyiliklerini anlatmaz, yaptıklarını başa kakmaz, sevgilerini büyük cümlelerin arkasına saklamazlar. Bir telefonun ucunda seslerini duymak bile insana iyi gelir. Bazen tek bir cümleleri, uzun uzun anlatılan tesellilerden daha fazla şey ifade eder. Onlar yanımızdayken hayatın olağan akışı içinde bu kıymeti fark etmeyiz. Ne zaman ki yollar ayrılır, mesafeler girer, gurbete düşeriz ya da ölüm bir kapıyı sessizce kapatır, işte o zaman sofradaki eksikliği anlarız. Bir sandalyenin boş kalması, bir telefonun artık çalmaması, bayram sabahlarında bir sesin duyulmaması, insanın içine tarifsiz bir burukluk bırakır.
Belki de insan olmanın en önemli taraflarından biri, hayatımıza lezzet katan bu görünmez iyiliklerin farkına varabilmektir. Henüz yanımızdayken kıymet bilmek, bir teşekkürün, bir hatır sormanın, içtenlikle uzatılan bir elin değerini ertelememek gerekir. Zira bazı şeylerin yokluğu, varlığından çok daha yüksek sesle konuşur. Ömrümüz dediğimiz şu gelip geçici yolculukta herkes bir iz bırakır. Kimi gürültüsüyle hatırlanır, kimi gösterişiyle, kimi de sessizce yaptığı iyiliklerle… İnsanın ardında bıraktığı en güzel mirasın, başkalarının hayatına kattığı tat veren lezzet olduğunu nedense geç anlıyoruz hep. Çünkü hayatın bütün güzellikleri göz önünde durur da onu yaşanmaya değer kılan bazı insanlar sessizce yaşar içimizde. Onların adı belki menüde yazmaz ama eksildiklerinde hayatın tadı değişir. Ve insan, ömrünün bir yerinde mutlaka anlar: Hani derler ya; bazı insanlar tuz gibidir, kıymetleri, yokluklarıyla anlaşılmadan önce bilinmelidir.





