
İbn Hazm’ın bir sözü var, “Acının çoğu beklentilerin fazlalığındandır” der. Yıllar önce bir kitap sayfasında denk gelmiştim. Ne zaman beklentileri yüksek ama emek ve çaba vermeyen biriyle karşılaşsam bu söz gelir aklıma. Uzun felsefi tartışmalara gerek kalmadan meselenin damarını tek cümlede yakalamış ünlü düşünür.
Bugün bakıyorum da etrafımıza, herkes her an her şeyden haberdar. Cebimizdeki o küçük ekranları açtığımız an, hiç tanımadığımız insanların hayatları, yedikleri, içtikleri, gittikleri yerler anlık olarak önümüze düşüyor. Gördüklerimizi yaşayamadığımızın üzüntüsünü yaşıyor ve o beklentiye giriyoruz hemen. Fakat burada ciddi bir yanılması var: Görmekle sahip olmayı, bilmekle emek vermeyi birbirine karıştırdık. Adam oturduğu yerden iki parmak hareketiyle başkasının yıllar süren çabayla mı yoksa havadan mı bulduğu belli olmayan lüksünü izliyor. Sonra da içten içe “Bu benim de hakkımdı, niye bende yok?” demeye başlıyor.
İşte asıl düğüm burada kopuyor. Kendi alın terinin, döktüğün emeğin karşılığıyla yetinmeyi unuttuk. Hiç ter dökmeden, yeterince o yükün altına girmeden her şeyi zahmetsizce istemek sıradanlaştı. Arada hiç çalışmadan, kestirmeden köşeyi dönen, haksız kazançla, usulsüz yollarla bir yerlere oturan tipler yok mu? Var tabii, hepsi gözümüzün önünde. Ama asıl problem o haksızlığı, o haram kazancı görüp de ses çıkarmamak ya da daha kötüsü, o tipleri kendimize örnek almaktır! “Onlar alıyorsa ben niye durayım?” demek, insanın kendi vicdanına kurduğu en sinsi tuzaktır. Haksızlığa karşı dimdik durmak yerine, hırsıza özenip aynı kolaycılığı hak saymak, o çürümüşlüğün bir parçası olmak değil mi?
İşin aslı, bugün sokağa çıkıp kimin yüzüne biraz dikkatli bakılsa bir tükenmişlik, bir hırpalanmışlık görünüyor. Otobüste başını cama dayayıp dalgın dalgın dışarıyı izleyen gençte de, mahalle çay ocağında tabağın kenarındaki şekeri karıştırırken gözü buğuda kalan dedede de aynı sessiz bezginlik var. Kime biraz yakınlaşsan içi kırık dökük. Neden böyle olduk peki? Ne ara bu kadar çabuk pes eden, emeğinin değerini unutup başkasının gayrimeşru imkânına göz diken insanlara dönüştük?
İnsanın bu beklentisini bugünün psikologları yeni bir kavramla açıklıyor; “bilişsel çelişki” diyorlar, “beklenti uyumsuzluğu” deyip önümüze grafikler konuyor. Zihindeki ideal resim ile hayatın sert gerçekleri çakışınca aradaki mesafe acıya dönüşürmüş. Doğrudur, akıl penceresinden bakınca formül bu olabilir. Ama bizim kültür ve geleneğimiz bu işi grafiklerle değil, kalbin ve vicdanın diliyle çözmüştü: İnsanın hakkı olanı, yani helal emeğini savunması; alın teriyle kazandığına kanaat edip haksızlığa boyun eğmemesi ve sadece bunun beklentisi içinde olması…
Eskiler burayı bir mülkleri gibi görmezlerdi. Kendilerini bu dünya mekânında geçici bir sakin bilirlerdi. Ahşap bir evin cumbasında oturup demli bir çay içerken, bilek gücüyle, helalinden elde ettiklerinin huzuruyla yetinmesini bilirlerdi. Başkasının kul hakkına girmeyi, haksız kazançla semirmeyi ar sayarlardı. Şimdi ise tam anlamıyla bir hırs çağında boğuluyoruz. Çabalamadan her şeyin en fazlası, en iyisi, en hızlısı bizim olsun istiyoruz. Doyma hissimizi kaybettik. Beklenti çıtasını gökyüzüne dikip haram-helal demeden her şeyi istemeyi kendimize hak görüyoruz. Ulaşamayınca da öfkelenip suçu başkalarında arıyoruz. Oysa insanı asıl inciten ve bozan şey, hakkı olmayana göz dikmesi ve emek vermeden devasa dünyalıklar beklemesidir.
Peki hiç mi beklentimiz olmayacak? İnsanız neticede; umut etmeden, yarını beklemeden yaşayamayız. Ama bütün mesele o kantarın ayarında. Alın terinin, helal kazancının hakkını arayacaksın; ama haksız kazanç sağlayan ahlaksızları asla kendine emsal almayacaksın. Bir mekâna konuk olarak girip de ev sahibinden krallara layık hürmet beklemek ne kadar saçmaysa, emek vermeden dünyadan kusursuz bir bolluk beklemek de öyle saçma.
Ruhun şifası, helalinden çalışmak, haksızlığa karşı dik durmak ve kafamızdaki o devasa beklenti listelerini küçültüp emeğimizin karşılığına şükretmektir. İbn Hazm’ın o tespiti laf olsun diye söylenmiş bir cümle değil. İnsandan da dünyadan da fani ikballerden de karşılıksız beklentiyi kestiğin, “Nasipten ve emekten ötesi yok” dediğin gün kafan da için de rahatlıyor. Çay bardakta soğumadan, avcumuzdaki ömür sermayesi eriyip gitmeden bu yalın gerçeğe uyanmak lazım. Haksız kazancın şaşaasına özenmeyi bırakıp kendi alın terimizin hafifliğini seçtiğimiz an, içimizdeki o ağır yük kalkacak; yerini derin bir huzura bırakacaktır.




