reklam
reklam
reklam

Güneşi Göremeyen Göz, Güneşi Küçültmez

Yayınlanma Tarihi :
Güneşi Göremeyen Göz, Güneşi Küçültmez

Günümüz insanı, aramadan bulanların, yollara düşmeden menzile varanların, çilenin kapısından geçmeden vuslata erenlerin çağında yaşıyor. Önüne konulanı tüketiyor, kolayca elde ettiğini hızla sıradanlaştırıyor; çünkü insan, bedelini ödemediği şeyin kıymetini çoğu zaman idrak edemiyor. Oysa hakikat, kendisine emek verilmeden yüzünü göstermiyor. Aramak bir hareket, hareket bir fikir, fikir ise çile, mesuliyet ve sabırdır. İnsan, ancak uğruna yorulduğu şeye ruhundan bir parça katıyor; emeksiz gelen ise elinde çabuk soluyor, zamanla anlamını kaybediyor. Tesadüf, nimetin kadrini örten en kalın perdelerden biridir aslında.

Modern insan çok şeye ulaştı; fakat pek az şeyi gerçekten aradı. İşinin kolayına kaçarak Google’da malumatın izini sürmekte hep, gönlün karanlık odalarında hakikatin peşine düşmedi ne yazık ki…. Böylece bilgi çoğaldı, irfan seyrekleşti; sesler arttı, mana azaldı. Kolaylık, insanın hayatını hafiflettiği ölçüde ruhunun kaslarını da gevşetiyor. Zorluk ise insanı yoğuran eski bir usta gibi sabrı, tahammülü ve idraki biçimlendiriyor. Büyük eserlerin ardında çoğu zaman görünmeyen bir yalnızlık, uzun bir bekleyiş, sessizce taşınmış bir yük bulunur. Kelimeye hakkını vermek, insana hakkını vermek, emeği kutsal bilmek biraz da bu yüzden insan olmanın edebidir.

Bir kitabın kapağına bakarak içindeki ne kadar anlayabilir mi insan? Cemil Meriç’in loş kütüphanesinde yıllarca kelimelerin peşinden gitmeden, Nurettin Topçu’nun Anadolu bozkırında ayazı ciğerlerinde hissetmeden insanı, memleketi ve manayı kavramak mümkün olabilir mi? Anlamak, yaşamak kadar pahalıdır; çünkü gerçek idrak, insanın zihninden önce yüreğine dokunur.

Hayatın en büyük imtihanlarından biri de aramadan bulduklarımızdır. Anneyi aramadan buluruz; vatanın toprağına doğarız; iman, çoğu zaman daha çocukken avuçlarımıza bırakılmış bir emanet gibi gelir. Bazen en sadık dost, bir sınıfta, bir yolculukta, bir cami avlusunda yahut bir kitabın satırları arasında karşımıza çıkar. Tesadüf sandığımız nice karşılaşma, kaderin yüzümüze düşürdüğü ince bir perdedir. Lütuf, çoğu zaman geliş biçimiyle kendini gizler.

Sıradanlık eşyada değil, bakıştadır. Arif, çakıl taşında kâinatın işaretini görür; gafil, kâinatın ortasında bile çakıl taşından öteye geçemez. Karşısındakini sıradan gören, çoğu zaman kendi bakışının darlığını gösterir aslında. Güneşi göremeyen göz, güneşi küçültmez; yalnızca kendi karanlığını ifade etmekle yetinir.

Bizim medeniyetimizin derin damarlarından biri hürmetti: insana, kitaba, emeğe, ekmeğe, toprağa ve hatıraya hürmet etmekti. Çünkü hürmetin gösterilmediği yerde kıymet de çekilir; kıymetin kaybolduğu yerde medeniyet yavaş yavaş çöker. Bugün her şeyin fiyatını bilen, fakat kıymetini tartacak teraziyi kaybeden bir çağın içinden geçiyoruz. Her şey vitrinde, her şey ulaşılabilir, her şey hızla tüketilebilir ve satın alınabilir. Bu yüzden vefa, çağımızın en sessiz ve en büyük asaleti hâline geliyor.

Öyleyse tesadüfen bulduklarımızı emanet, kolay gelenleri mükâfat, sessiz görünenleri derin bir hikâyenin taşıyıcısı bilmeliyiz. Elmas, onu tanımayanın elinde cam parçasıdır; kitap, okumayanın elinde kâğıt yığını; insan ise kıymet bilmeyenin yanında sıradan biridir.

Anlamak, bir aklın işi olduğu kadar bir gönül yoldaşlığı, bir kader ortaklığıdır. Bırak, insanı sıradan görenler kendi bakışlarının dar odalarında yaşasın. Hakikat herkese aynı kapıyı açmaz; kimi zaman susarak öğretir, kimi zaman bekleterek olgunlaştırır. İnsan kalabalıkta kaybolmadan kendi içindeki emaneti koruyabildiği kadar özgürleşir. Çünkü hakiki arayışın yolu er ya da geç hakikate çıkar. İnsanı ve hakikati gerçekten arayan bir gönül varsa, zaman onun önüne sonunda mutlaka bir kapı açacaktır. Ve o kapının ardında, bütün tesadüflerin sustuğu yerde, kıymetin hakiki adı söylenecektir elbette…

 

YORUM YAP