
İnsan, henüz keşfedilmemiş bir kıtanın haritasını cebinde taşıyan bir yolcu gibidir. Yolun nereye varacağını bildiğini sanır, sınırlarını ezberlemiştir sanki. Hayatın sükûnetli sularında ilerlerken bir gün gelir, önüne aşılmaz bir duvar yükselir ve o bilindik cümle dökülür dudaklarından: “Buna dayanamam,” der. İşte bu, insanın kendi gerçeğiyle yüz yüze geldiği, sözün bittiği ve imtihanın en çetin olduğu andır.
Hayat, farklı bir yönüyle insanın iddialarıyla sınandığı bir okul gibidir. İnsanın kendisinden uzak olduğunu sandığı ve “asla” yapmayacağım dediği her ne varsa işte o bir gün tüm çıplaklığıyla ve sarsıcı biçimde çıkar kişinin önüne. Baş başa kalır onunla, beklenmedik anda ve umulmadık şekilde. Böylece insan, “dayanamam” sandığı şeyle karşılaşır; fark eder ki bu, zihinsel olarak henüz antrenman yapmadığı bir alandır. Kader, kişideki o gizli gücü açığa çıkarmak için onu en güçlü sandığı yerden ama en zayıf halkasından yakalamıştır. Bu bir ceza değil, bir karşılaşma anıdır. Çünkü insan, konfor alanının surları içinde kaldığı sürece neyle, nasıl ve ne zaman mücadele edeceğini asla bilemez.
Dayanmak, yalnızca dişini sıkıp beklemek değildir; insanın kırıldığı yerden yeniden ayağa kalkma sanatıdır. Su gibi olmaktır; önüne çıkan kayaya çarptığında durmak yerine, etrafından dolanıp akmaya devam etmektir. Taşıyamayacağını sandığı ağır yükler, zamanla ruhunun taşıma kapasitesini zorlamaya başlar. Başta kişiyi ezen o ağırlık, yenik düştüğü her şey üstü küllenen bir kor gibi için için yanmaya devam eder. Uzak kalmak, görmezden gelmek ya da ötelemek, o korun hararetini hissettirmekten vazgeçmediğine tanıktır artık…
İnsan kalbi kristaldir; kırılır ve incinir ama bir yönüyle de toprak gibidir. Üstüne basıldıkça sertleşse de doğru işlendiğinde bereketlenir. Acı, bir hoyrat el gibi ruhunu tırmaladığında, aslında toprağı havalandırır. O derin sancıların içinden geçmeden, kimse kendi derinliğinin farkına varamaz.
Yıldızların karanlıkta parlaması gibi, insanın içindeki o kadim ışık da ancak zifiri bir imtihanın ortasında fark edilir. İnsan kendisini pamuk ipliğiyle bağlı sanırken, çelikten bir iradenin mirasçısı olduğunu ancak o “dayanılmaz” sanılan anlarda fark eder. Hayat kişiye, acı da olsa, bir gerçeği öğretir: “Sen, zannettiğinden daha fazlasısın.”
İnsan ve hayat arasındaki o ince çizgide, en büyük yanılgılardan biri kontrol sahibi olduğunu sanmasıdır. “Bu beni aşar” dediği, aslında kadere bir sınır çizmeye çalışmasıdır. Oysa hayat, sınırlara sığmayacak kadar büyüktür. İmtihan kapıyı çaldığında ve o çok korktuğu “dayanılmaz” acı içeri girdiğinde, önce bir fırtına kopar. Geminin direkleri kırılır, yelkenler yırtılır. Fakat fırtına dindiğinde, geriye kalan o çıplak ve sarsılmaz öz, kişinin gerçek kimliğidir.
Bu süreçte insan, sabrın sadece bir bekleme süresi değil, bir dönüşüm sanatı olduğunu da kavrar. Tıpkı kömürün yüksek basınç altında elmasa dönüşmesi gibi, insan ruhununzorlandığı ve büyük basınçlar altında kaldığında kendini fark ettirir. Şairin dediği gibi: “Gülün dikene katlanması, onu kokulu yapar.”
Hayatın matematiği, insanın duygusal mantığıyla her zaman örtüşmez. İnsan doğrusal bir ilerleme beklerken, hayat kişiyi döngülerden, inişlerden ve uçurumlardan geçirir. Her uçurumun kenarında “burası son” diye düşündüğünde, aslında bir çıkış yolunun daha olduğunu fark eder.
İnsan, dayanabildiği kadar insandır. Bugün “bu bana zor gelir” diyerek gözyaşı döktüğü ne varsa yarın “nasıl dayanabildim” diyerek taşıyabildiğini fark eder. Öğrenir ki en derin yara, en büyük şifanın kapısıdır.
Hayat insanı bir sarraf titizliğiyle işler. “Dayanamam” dediğimiz her sınav, bizim hamlığımızı alan bir ateştir. İnsan, bu ateşin içinden geçe geçe pişer, çiğlikten kurtulur ve kemale erer. Dayanmak, boyun eğmek değil; hayatla el sıkışmak ve olanın içindeki hikmeti görebilmektir.




