reklam
reklam
DOLAR
EURO
STERLIN
FRANG
ALTIN
BITCOIN

Ramazan’da İstanbul Yolculuğu

Yayınlanma Tarihi : Google News
Ramazan’da İstanbul Yolculuğu

Üstad Necip Fazıl İstanbul için der ki; “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar / Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar / İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim / O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.”

Anadolu insanı için doğup büyüdüğü ve yaşadığı şehir elbette önemli ve vazgeçilmezdir ama İstanbul hep bir çekici güç, özlenen ve fırsat buldukça gitmeye, gidilmeye çalışılan bir şehirdir.  Gençlik yıllarımın ilk döneminden bugüne çok sık olmasa da bazen yılda bir kez bazen birkaç yılda bir kez gittim İstanbul’a. Her gidişim hep kısa süreli oldu, birkaç gün veya bir hafta kadar. Ama hep gittim. Her gidişimde işim veya gidiş nedenim gereği farklı bir bölgesini, farklı güzellikleriyle temaşa ettim ve gezmeye çalıştım İstanbul’u.

Ve pandemi hayatımızı her yönüyle etkilediği için son birkaç yıldır yolumuz düşmedi bir türlü İstanbul’a. En son pandemi öncesi gitmiştim. Bu sene bir vesile ile Ramazan’ı Ankara’da geçirmem gerekiyordu. Bu fırsattan istifade ederek bir sahur sonrası YHT ile Ankara – Söğütlüçeşme 06.05 treniyle yola çıktım. İlk hızlı tren yolculuğum böylece nasip oldu. Henüz gün yeni ışımaya başlarken havaalanı terminallerini andıran Ankara Garı’ndan bindiğimiz tren, konforuyla, yer yer 249-253 km’lik hızları gördüğümüz bir süratle ama hiçbir ses ve sarsıntı geçirmeden beldelerin, şehirlerin arasından sıyrılarak 440 km mesafeyi tamamladı. Ve İstanbul – Söğütlüçeşme’ye gün öğle olmadan 10.14’de vasıl olduk.

İstanbul…

Hani meşhur söz vardır ya “Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar…” İşte o diyardayım. Beni Söğütlüçeşme’de sadece İstanbul karşılamadı. Kadirşinaslığın, dostluğun ve samimiyetin tecessüm ettiği Sivas’tan kadim dostlarım Av. Halil Bey ile Halis Bey mütebessim yüzleriyle, içten kucaklayışlarıyla ve muhabbet kokan sözleriyle karşıladılar. Birlikte olduk üç gün boyunca. Birlikte gezdik İstanbul’u. Kendi özel programlarını erteleyip benimle birlikte ortak dostlarımızı, mübarek mekânları, merhum büyüklerimizin kabirlerini ve Dersaadet’i temaşa ederek altmış bin adımı birlikte arşınlayarak dolaştık.

Boğazın altından geçtik karşıya. Sirkeci metro istasyonundan çıkıp Bab-ı âli Yokuşu’nu tırmanırken, bir İstanbul gazetesinin Sivas muhabiri olarak daha yirmili yaşlarımda geldiğim günler, bir film şeridi geçip gitti gözümün önünden. O yıllarda taşralı bir muhabir olarak İstanbul’da gazete tesislerini gezmemiz, kitaplarını okuduğumuz yayınevlerinin binalarını görmemiz çok farklı ve tanımsız bir duyguydu. Sonraki yıllarda Sivas’ta arkadaşlarla kurduğumuz bir kitap-kırtasiye dağıtım şirketi için birkaç yıl art arda Eylül aylarında geldim buraya. Okulların açıldığı günlerde, Cağaloğlu’ndaki yayınevlerinden ders kitaplarını temin etmek için bekleyişlerimiz, eğer temin edebilirsek aldığımız kitapları bir taşıyıcı bulup Topkapı Garajı’na götürmek için verdiğimiz uğraşlar ve Sivas’a giden otobüslere kitabı teslim edip, ertesi gün noksan kitapları temin edebilme telaşlarını ter kan içinde yaşamıştım. Şimdi o binalara bakıyorum da, çoğu lokanta veya otele dönüşmüş…

Cağaloğlu’nda davetiye işleriyle uğraşan bir dostumuzu ziyaret ediyoruz, sonrasında ise Ağır Ceza Reisliğinden emekli olan bir başka dostumuzu… Reis Bey’in ofisi görülmeye değer, aslında ofisten İstanbul seyredilmeye değer… Boğaz tüm çarpıcı ve etkileyici manzarasıyla gözlerimizin önünde, Ayasofya’dan Boğazköprüsü’ne değin… Muhteşem manzara. Çarpıcı manzarayı diğer dostların otellerinin teras katlarından farklı açılardan da izledik akşama değin… Boğaz etkileyici güzelliyle mest ediyor insanı, her ne kadar yerli yersiz yükselen gökdelenler bu güzelliği bozsa da manzara muhteşem. Bir de sahur yemeklerinde izledim bir ressamın elinden çıkmış sanat eserini andıran bu eşsiz büyüleyici manzarayı…

Ve tabii ki Ayasofya… O günün teravihinde, seherinde ve Cuma namazında Ayasofya’da bulunmak bugüne nasipmiş. Birçok kez gelmiştim Ayasofya’ya; biletlerimizi almış ve Ayasofya’yı gezmiştik. Hep bir gün burada namaz kılma düşüncesi özlem dolu bir arzu olarak içimizde büyüse de bir yanımız hep buruktu. Gün doğmadan nelerin doğduğuna şahit olduk ve ölmeden önce namaz kılmak nasip oldu çok şükür…

Gecesinde de gündüzünde de Ayasofya canlı capcanlıydı, neredeyse tüm saflar doluydu, çocuğuyla genciyle yaşlısıyla, yerlisiyle, yabancısıyla… Tıpkı Şehzadebaşı Camisi’nde, Fatih Camisi’nde, Yeni Cami’de olduğu gibi… Ramazan’ın tüm manevi atmosferini insan doya doya hissediyor, etkileniyor. Ama dışarıya çıktığında herhangi bir caddesi, herhangi bir sokağında yürüdüğünde, Eminönü’nde, Üsküdar’da, Kadıköy’de, Taksim’de, İstiklal Caddesinde, hangi şehirde olduğunu, hangi ayda olduğunu bilemiyorsun… Tüm kafeler, lokantalar, seyyar satıcılar ve balıkçılar yılın herhangi bir ayında olduğu gibi tıklım tıklım çalışıyor yerlisiyle yabancısıyla…

Ertesi gün, Taksim meydanında yeniden yapılan AKM’de “uzun ince bir yoldayım”, “dostlar beni hatırlasın” diyen Âşık Veysel sergisine denk gelmemiz hoş bir tesadüf oldu. Yeni tasarımı ve yapısıyla daha modern ve etkileyici. Ve Taksim Camisi. Tarihî su kanallarının ardında farklı bir mimari anlayışla inşa olunmuş. Taksim Cami, Taksim’e de İstanbul’a da yakışmış. Uzun yılların tartışmalarına konu olan camide öğle namazında neredeyse zor yer bulabiliyor insan.

Kalabalıklar arasında gezdik İstanbul’u. Sezai Karakoç’u, Şeyh Galib’i ziyaret ettik. Galata Mevlevihane’sini, Galata Kulesi’ni, Galatasaray Lisesi yanındaki St. Antuan Katolik Kilisesi’ni görme imkânını bulduk. İstiklâl’in kırmızı renkli tarihi tramvayıyla Tünel’e ulaşıp, Karaköy’e geçmek ayrı bir keyifti. Bir dostun mekânında gramofondan türküler dinledikten sonra dalgalanan denizin kurşuni renkleri üzerinde kanat çırpan, inip kalkan martıları izlemek, deniz otobüslerini, vapur düdüklerini dinlemek hoştu. Sahil kenarında olta atan amatör balıkçıların yanında bir banka oturup İstanbul’u, Çamlıca’yı, Kule’yi, dalgaları, vapurları seyreylemek zamanın akışında kaybolmaktı belki de.

Denizin dalgaları bizleri alıp nerelere götürdü bilinmez.

YORUM YAP