
İnsanoğlunun gönül hanesine sızan en ağır yükün, omuzlarında taşıdığı maddi ağırlıklar olduğu sanılır. Hâlbuki asıl yük, ruhunun kendi etrafına ördüğü aşılmaz mana zırhlarıdır. Bir mekâna, bir yüze yahut bir sese yüklediğimizmuazzam değer, gün gelir onunla yüz yüze geldiğimizde altından kalkılamaz bir enkaza dönüşür. Ve bütün çıplaklığıyla önümüzde belirir. Çünkü her büyük mana, içinde bir o kadar büyük bir sükût-ı hayali de beraberinde taşır.
Yola çıkmak, çoğu zaman beraber olduklarımızdankaçmaktır. İnsan, sevdiklerinden uzağa düştükçe o sevginin daha saf ve daha dokunulmaz olduğuna inanır. Oysa bu, basit bir kaçış değil; hatırayı en güzel hâlinde dondurma eylemidir. İnsan belki de bu tavrıyla en çok sevdiği şeyi eksiltmeden saklamak ister. Bu yüzden bazı vedalar, bir tükeniş değil; bir koruma biçimidir. Zarifoğlu’nun dediği gibi “Gelecektim ama daha kötü bir hatıram olsun istemedim” diyen bir kalp, aslında kendini değil, hatıranın saflığını muhafaza etmeye çalışır ve güzelliklerin yanına olumsuzluklar eklemekten kaçınır. Çünkü bazen tek bir yanlış, onlarca güzel başlangıcın üzerine gölge düşürmeye yeter. İşte bu yüzden, kimi zaman en büyük sadakat, o eşikten içeri adım atmamakla sağlanabilir.
İnsan, farkında olsun ya da olmasın, beklentileriyle yaşar. Bu, bir yönüyle umuttur. Ancak umudun açtığı bu yol, insanı diğer ihtimalleri görmekten alıkoyar çoğunlukla. Beklenti dediğimiz şey, zihnin ince ince ördüğü görünmez bir hapishane gibidir. Oraya odaklanır.
Çoğu zaman insanlar, karşısındaki kişiye değil; ona kendi elleriyle giydirdikleri hayale âşık olurlar. Ne var ki o hayal dar geldiğinde, dikişleri patladığında, suçlu hep karşı tarafta aranır. Oysa asıl kusur, o elbiseyi ölçüsüzce biçen hayal gücünde değil midir? İnsan, başkası üzerine kurduğu her tahayyülde biraz da kendini inşa eder. Fakat bu inşa çoğu zaman çöküşle sonuçlanabilir; çünkü hiçbir beşer, bir başkasının zihninde büyüttüğü anlamı taşımaya muktedir değildir.
Meseleye manevi bir mesuliyet penceresinden bakıldığında ise, bir gönle gereğinden fazla mana yüklemek, onu olduğundan fazla yüceltmek anlamına gelir. Oysa hakikat daha sade, daha sessiz ve yalındır. Testiyi dolduran her ne kadar su olsa da esasında içindeki boşluktur. Biz gönlümüzü gereksiz beklentilerle doldurdukça, oraya sığacak olan hakiki sevgiyi ve ilahi sükûneti dışarıda bırakırız. O nedenledir ki, insanın içindeki o bitmek bilmeyen gereksiz şeyleri arzulamahâli dizginlenmedikçe, özgünlüğe yer açmak sadece bir hayal olarak kalır. Arınmak, vazgeçmekle başlar; eksilmekle değil, fazlalıklardan kurtulmakla…
Varlığın en kuytu köşesinde saklanan melâl, bazen bir kış akşamının sessizliğinde, bazen yarım kalmış bir cümlenin içinde belirir. İnsan, başkalarıyla arasına mesafe koyduğunda aslında kendini korumaya alır. Bu bir kaçış değil; bir geri çekiliş, bir içe dönüştür. Yorgun bir ruhun en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendi sessizliğidir. Beklentinin boğucu dumanı dağıldığında geriye kalan saf hüzün, insanı inceltir, olgunlaştırır. Çünkü insan, en çok acıyla derinleşir.
Dünya bir misafirhanedir; gelen geçer, konan göçer. Biz ise bu handa, geçici olanın üzerine kalıcı anlamlar yükleriznedense. Masalara kazıdığımız isimlerin silinmez olduğunu sanır, sonra onların yokluğuna ağıt yakarız. Oysa asıl maharet, o ismin masadan önce gönlümüzde ki yerini belirlemektir.Birini sevmek, ona sahip olmak değil; ona hak ettiği değeri ve özgürlüğü verebilmektir. Gerekirse o özgürlük, uzak kalmayı da kapsayabilir. Çünkü en güzel yerinde biten hikâyeler, sonsuzlukta yankılanır. Yarım kalan her şey, hayal denizinde yaşamaya devam eder; eksik değil, belki de tamamdır.
Bazen durmak, koşmaktan daha büyük cesaret ister. İnsan, kendi içine inmeyi göze alabildiğinde, en berrak suyu bulur. O su ki, beklentilerin ateşini söndüren, ruhu serinleten bir ab-ı hayattır.
Ve hatıraların en güzeli, üzerine gölge düşmeyenlerdir. Belki de bu yüzden bazı kapılar kapalı kalmalı, bazı sözler söylenmeden susulmalıdır. Her söylenen söz biraz eksilir, her yaşanan an biraz yaralanır. Oysa susmak, bazen en derin anlatıdır.
İnsan, en çok sustuğu yerde tamamlanır.




