
İnsanın yeryüzündeki serüveni, bir anlam arayışından ziyade, anlamın acıyla yoğrulduğu bir işçilik sürecidir. Hayat, önümüze her zaman düz yollar çıkarmaz; daha çok kıvrımlı yolların, dik yokuşların ve bazen de geçit vermez görünen uçurumlardan geçen bir yolculukla baş başa bırakır bizleri… Ömür dediğimiz bu süreçte insanın payına düşen en ağır miras ise zorluktur. Ancak her ne kadar “sabrın sonu selamettir denilse de tahammül edebilmek zordur. Yine de şu gerçeği bilmemize rağmen anlık düşünmenin neticesinde zorlanırız çoğu zaman. “Zorluğun sonuna bak; ateş İbrahim’e bahçe, kuyu Yusuf’a saray, balık Yunus’a selamet oldu. Allah imtihan eder ama asla ihmal etmez.” Bu ifade, sadece dini bir teselli değil; ontolojik bir dönüşümün, estetik bir gerçeğin de şifresidir.
Zorluk, ham ruhları eriten, olgunlaştıran ve onlara şahsiyet kazandıran bir simya fırınıdır. İnsan, konfor alanının sahte cennetinde uyurken derinliğini keşfedemez. Ne zaman ki bir fırtına kopar, ne zaman ki zemin ayaklarının altından kayar; işte o zaman insan, kendi içindeki ötekiyle, yani gerçek gücüyle tanışma imkanına kavuşur.
Zorluğun ilk ve en harlı evresi ateşle imtihandır. Hz. İbrahim’in Nemrut’un mancınığına yerleştirildiği an, mantığın tükendiği, çaresizliğin zirve yaptığı andır. Teslimiyetin ve sadakatin neticesinde o yakıcı dumanların arasından serin bir gülistan filizlenir. İbrahimî teslimiyet ve direniş ateşten doğan bir gülistana dönüşür. Buradaki hakikat şudur: Hayatın bizi içine fırlattığı bazı yangınlar, bizi yok etmek için değil, içimizdeki safraları yakıp bizi saf altın kılmak içindir. İnsan, kendi ateşine sabırla katlanabildiğinde, o alev dalgaları birer gül otağına dönüşür. İbrahimî bir duruş, rüzgârın yönüne göre savrulmayı değil, rüzgârı göğüsleyecek bir merkez inşa etmeyi gerektirir.
Bir diğer durak ise kuyudur; yani yalnızlığın, ihanetin ve unutulmuşluğun dipsiz okyanusu. Hz. Yusuf, kardeşlerinin hasetiyle karanlık kuyuya atıldığında, görünürde her şey bitmiştir. Oysa kuyu, Mısır’a giden yolun ilk basamağıdır, saraya açılan yolun kapısıdır. Kuyuya sabretmeyen, sarayın merdivenlerini tırmanamaz. Zira, her karanlık gece, kendi içinde bir şafağı saklar; yeter ki insan gecenin siyahına aldanıp umutsuzluğa düşmesin ve yürümekten vazgeçmesin.
Yusuf’un hikayesi, zamana karşı gösterilen bir sabır imtihanıdır. İhmal edilmişlik hissi, insanı kemiren en büyük kurttur. Fakat kuyu imtihanı öğretir ki; yukarılarda bir yerde, görünmeyen bir irade sizin için iplikleri eğirmekte, ilmek ilmek bir kader dokumaktadır. Kuyu, bir bitiş değil, bir kuluçka dönemidir. Burada gösterilen Yusufî sabır, karanlıklardan köşklere uzanan aydınlık geleceğe uzanan bir meşakkat aşamasıdır.
Ve nihayet, balığın karnı… Hz. Yunus’un denizin derinliklerinde, gecenin zifiri karanlığında ve bir canlının midesinde sıkışıp kalınan korkunun dehşetidir. Mekânın bittiği, nefesin tükendiği yerdir burası. İnsanın kendi hatalarıyla yüzleştiği andır. Balığın karnı, dış dünyadan tamamen soyutlanmış bir tevazu mektebidir. Yunus, o daracık alanda teslimiyeti ve kendi acziyetini gördüğünde, o karanlık hapishane bir selamet gemisine dönüşür ve onu sahile ulaştırır. Hayatta bazen kendimizi tam anlamıyla sıkışmış ve çaresiz hissederiz. Çıkış yolu yoktur, nefes alamayız. İşte o an, balığın karnındaki Yunus gibi içe dönme, derin bir muhasebe yapma ve kendi fırtınamızı dindirme vaktidir.
Tüm bu anlatılar, insanlığın ortak hafızasının en rafine pırlantalarıdır. Trajedinin mutlu sona evrilmesi, evrensel bir adalet yasasının tezahürüdür. Evren, başıboş bir kaos değil, milimetrik bir nizam üzerine kuruludur. “İmtihan eder ama asla ihmal etmez” hükmü, bu nizamın vicdanıdır.
Zorluk, bir sanatçının mermeri yontması gibidir. Mermer acı çeker, parça parça dökülür; fakat sürecin sonunda ortaya çıkan şey bir şaheserdir. Hayat da bizi acıyla, özlemle, hastalıkla veya yalnızlıkla yontar. Eğer sabrın ve tevekkülün gözüyle bakmayı becerebilirsek, çekilen hiçbir acının boşa gitmediğini, her bir sızının gelecekteki bir olgunluğun harcı olduğunu görürüz.
İmtihan, en yüksek perdeden bir hatırlanma ve seçilme biçimidir aslında. Zorluğun tam ortasındayken sonuna bakabilmek, samimi bir vizyon ve basiret gerektirir. Ateşin gülistana, kuyunun saraya, balığın selamete evrileceğine olan sağlam inanç, insanı yeryüzünün en dayanıklı, en asil varlığı kılar.
Biliriz ki; en koyu geceden sonra bile güneş, sanki hiç batmamış gibi yeniden doğmaktadır.




