
İnsan, bilmediği şeylerden çok, bildiğini sandığı şeylerin gölgesinde kalır. Bilgisizlik, çoğu zaman bir kapının önünde durmak gibidir. İnsan kapının ardında ne olduğunu bilmez; merak eder, sorar, öğrenmek için bir adım atar. Bazen bir kitap açar, bazen bir bilgenin dizinin dibine oturur, bazen de hayatın kendisinden ders alır. Çünkü bilmediğini kabul eden insanın içinde hâlâ öğrenmeye açık bir yer vardır. Cehalet ise o kapının çoktan kapatıldığı, anahtarın da kendi elinde olduğunu sanmasıdır. Bu hâl üzre olan insan kapının ardında ne bulunduğunu öğrenmeye ihtiyaç duymaz; orada ne olduğunu zaten bildiğine inanır.
Cehalet ile bilgisizliği birbirinden ayıran husus, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin en hassas noktasıdır. Bilmeyen öğrenebilir; yeter ki içinde bir merak, bir tereddüt ve hakikate karşı bir açıklık bulunsun. Fakat kendisinin çoğu şeyi bildiğini sanan insana hangi sözü söyleyeceksiniz? Hangi delili gösterecek, hangi düşünceyi anlatacaksınız? Zira o, söylenenleri anlamadan önce hükmünü vermiştir. Dinlemek için değil, kendi kanaatini doğrulayacak bir işaret bulmak için bekler. Başkasının cümlesi henüz tamamlanmadan cevabını hazırlar. Böylece konuşma sürer, sesler birbirine karışır; fakat iki insanın arasında uzlaşılan yol bir türlü kurulamaz.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, öğrendiklerini hakikatin kendisi sanmasıdır. Birkaç kitap okumak, birkaç olayın iç yüzünü bilmek, birtakım kavramları yerli yerinde kullanmak insana birikim kazandırır; fakat hikmet kazandıracağı kesin değildir. Bilgi, insanın zihnini genişletebilir; hikmet ise gönlünü ve vicdanını da hesaba katmasını ister. Çok şey bilmekle bildiklerinin karşısında haddini bilmek arasında ince, fakat derin bir mesafe işte budur. Bu mesafeyi fark edemeyen kişi, bilgisini anlamanın aracı olmaktan çıkarıp üstünlük gösterisine dönüştürür. Artık hakikati aramaz; kendi haklılığını korumaya çalışır.
Oysa hayat, en emin olduğu hükümleri bile zaman zaman sarsacak kadar geniştir. Gençken kesin konuştuğu meselelerde yaş aldıkça susmayı öğrenmesi gerekir insanın. Bir vakit kolayca yargıladığı insanların hangi yükleri taşıdığını yıllar sonra anlayabilir. Bir insanın yüzünde gördüğü sertliğin ardında yılların incinmişliği, suskunluğunun içinde anlatamadığı bir kederi bulunabilir. İnsan tanıdıkça, hüküm vermenin ne kadar kolay, anlamanın ise ne kadar emek istediğini fark eder. İşte olgunluk denilen şey budur. Başkasını hemen mahkûm etmek yerine, onun hikâyesine kulak verebilme beceresini göstermektir.
Bununla birlikte, her bilmeyeni cahil saymak da başka bir yanılgıdır. İnsanların öğrenme imkânları, yetiştikleri çevreler ve hayat tecrübeleri birbirinden farklıdır. Birinin bilmediği, ötekinin yıllarını verdiği bir mesele olabilir. Bilgisizlik ayıp değildir; öğrenmeye kapalı olmak, asıl kaybın başladığı yerdir. Fakat anlatmanın da bir sınırı vardır. İnsan, karşısındakinin anlamaya niyeti bulunmadığını hissettiği yerde susmasını bilmelidir. Bazen en doğru söz bile kapalı bir gönülde karşılık bulmaz. O zaman susmak, yenilmek anlamına gelmez; insanın kendi sözünü ve vakarını koruması demektir.
Belki de hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur: Gerçekten öğrenmek mi istiyoruz, yoksa haklı çıkmak mı? Bir itiraz karşısında düşüncemizi gözden geçirebiliyor muyuz? Yanıldığımızı anladığımızda geri adım atabiliyor, özür dileyebiliyor muyuz? Başkasının bilgisi karşısında eksikliğimizi görmekten utanıyor muyuz, yoksa o eksikliği gidermek için gayret mi ediyoruz?
Şu bir gerçek ki, hangi konumda olursa olsun herkesin birbirinden öğreneceği çok şey vardır. Ömür dediğimiz şey yani tecrübe biraz da o duvarları aşma çabasıdır. İnsan bazen bir kitaptan, bazen bir çocuğun saf sorusundan, bazen de kendisine hiç benzemeyen birinin hayatından öğrenir. Yeter ki gönlüne yeni bir sözün girebileceği kadar açık ve istekli olsun. Zira insanı karanlıkta bırakan, her zaman ışığın yokluğu değildir; bazen gözlerini ışığa kapatmış olması, değil midir?





