
Dünya meşgalesi dediğimiz şey, bir insanın yaptığı nakışın telaşıdır aslında. Sabahın köründe çalan saatle başlayan, bitmeyen listeler, ödenecek borçlar, yetişilecek toplantılar, peşinden koşulan unvanlar, biriktirilen eşyalar, her biri bez üzerine atılmış birer düğümdür. Bazen en parlak ipliklerle, altın sarısı umutlarla işlenir; bazen de en soluk, en kederli renklerle. Bir terfi alındığında atılan düğümün daha gösterişli olduğu sanılır, birini kaybettiğinde atılan düğümün daha acıttığını. Ve bütün bu düğümlerin farklılığı kişiyi aldatır. Desenin karmaşıklığı, insanı asıl hakikatten uzaklaştırır. Oysa alttan alta, bütün renk cümbüşünün ve karmaşanın içinde tek bir ip usulca akmaya devam eder. O ip, insanın kendisidir aslında. Daha doğrusu, kişinin özü. Ruhunun değişmeyen, eskimeyen çekirdeği. Tıpkı Rumi’nin dediği gibi “Binlerce düğüm atsan da ip aynı.”
Modern insan, attığı düğümleri saymakla meşguldür. Kaç düğüm attı, ne kadar büyük bir desen oluşturdu, başkalarının bezindeki desenden daha mı güzel kendi yaptığı? Bu kıyas, bu bitmeyen yarış, daha fazlasını ve daha üstününü yapabilme bencilliğinin kaynağıdır. Çünkü insan, bir süre sonra, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bezin bir gün biteceğini anlar. Kumaşın kenarı göründüğünde, büyük ve görkemli sandığı desenin aslında sadece geçici bir oyalanma olduğunu fark eder. Bütün hırslar, olmazsa olmazlar, bir anda anlamını yitirir. Geriye sadece ip kalır. Yıpranmış, yer yer incelmiş ama hâlâ aynı olan ip.
Rumi’nin sözü aslında bir uyanış çağrısıdır. Düğüm kesrettir ip ise vahdet, birliğe giden yoldur. İnsan kesrette kayboldukça, vahdetten uzaklaşır. Her yeni düğüm, dünyaya biraz daha kök salmak, biraz daha bağlanmak demektir. Oysa ip, zaten bağlıdır; asıl kaynağına, asıl sahibine. İnsanın hayat mücadelesi, bu paradoksun içinde döner durur. Bir yandan yaşamak için düğüm atmak zorundadır, ekmek için, sevilmek için, var olmak için çabalamak zorundadır. Öte yandan eğer düğümü atarken ipi unutursa attığı her düğüm onu kendi hakikatinden biraz daha uzaklaştırır.
Ne yazık ki, en çok düğüm atan ve yorulan insan, çoğu zaman ipinden en çok uzaklaşandır. Koleksiyoner gibi nakış biriktirir, deneyimler, ilişkiler, başarılar biriktirir. Bez, artık iğne girecek yer kalmayacak kadar dolabilir. Önemli olan desenin ustası olmaya çalışırken, ipin sırrını unutmamaktır. Oysa bilge olan, az ama bilinçle düğüm atandır. Attığı her ilmekte ipin sesini duyandır. Onun nakışı daha hakikidir. Çünkü onda ip, düğümün altında ezilmemiştir.
Hayatın son perdesinde, bez gerildiğinde ve ışık arkadan vurduğunda, desenler silikleşir. Artık hangi düğümün daha büyük, hangi rengin daha parlak olduğunun bir önemi kalmaz. Işıkta sadece tek bir şey görünür: İpin güzergahı. Baştan sona kadar nasıl da aynı kaldığı, nasıl da hiç kopmadan devam ettiği. İşte o an, insan anlar ki, mücadele etmek önemlidir ancak mücadele ederken ne olarak kaldığı daha da önemlidir. Dünya meşgalesi bitmiştir; ama ip hâlâ elindedir.
Yaşayarak öğrenilir ki; binlerce düğüm atılsa da ip aynıdır. O halde neden korkuyla, hırsla, kinle düğüm atılsın ki? Madem öz değişmeyecekse, o zaman deseni biraz daha merhametle, biraz daha yavaş, biraz daha aşkla işleyebilmek daha iyi değil midir? Bez zaten solacak, renkler zaten uçacak. Geriye kalacak olan, ipin kendi hafızasıdır. Ve o hafıza, atılan düğümleri ve niyeti de saklar.
Yorgunluk da bu unutuşun bir sonucudur. İnsan, ipin kendisinden değil, düğümlerin ağırlığından yorulur. Her düğüm, zihinde yeni bir tutunma, kalpte yeni bir yük demektir. Oysa ip hafif kalmak ister. Onun tabiatında akmak vardır, tutmak değil. Rüzgârın önünde savrulan bir iplik gibi, dünyadan geçip gitmek ister, dünyaya takılıp kalmak değil.
Ve insan sonunda anlar ki, aradığı huzur samimi niyetin nakşettiği sadelikte saklıydı aslında hep.




