
Dış dünya, keşfedilmeyi bekleyen devasa bir cihan olmakla beraber ruhumuzun yansımalarını izlediğimiz uçsuz bucaksız bir aynadır aynı zamanda. Çoğu zaman hayatın nesnel bir gerçeklikten ibaret olduğunu, gözlerimizin bir kamera gibi dışarıyı olduğu gibi izlediğini zannetme yanılgısına düşeriz. Oysa hakikat bakılan nesnede değil, o bakışı yönlendiren gözbebeğinin ardındaki derinlikte, yani niyette gizlidir. Zira insan, evreni olduğu gibi değil; olduğu kadar ve olmak istediği gibi görür.
İnsan zihni, dışarıdan gelen ham veriyi kendi ön yargıları, arzuları, korkuları ve geçmiş yaşanmışlıklarıyla işleyen muazzam bir laboratuvardır. Bir ağaca ilk baktığımızda gördüğümüz sadece bir gövde ve yaprak yığınıdır. Halbuki kimisi için o ağaç, kışın yakılacak bir odun kütlesi; kimisi için dallarında çocukluğunu saklayan bir sığınak; bir sanatçı içinse ışığın ve gölgenin sanatsal bir raksıdır. İşte bu noktada bakışın yönü değil, bakışın niteliği girmektedir devreye.
Hayat, niyetin kalıbına dökülen akışkan bir cevherdir. Niyeti “bulma” olan kişi bulur, “yıkma” olan yıkar. Bilinç, karanlığa tutulan bir fener gibidir; ışığın düştüğü yer aydınlanır, ancak fenerin açısı değiştiğinde manzara bütünüyle başkalaşır. Bu bir yanılsama değil, bilincin kurucu gücüdür. İnsan, kendi hakikatinin mimarıdır ve bu mimarinin temel taşı, olaylara yüklediği anlamdır.
Yaşanmışlıklar insana öğretir ki; dünya bazen simsiyah bir kuyu gibidir. Fakat o kuyuya bir kova saldığınızda, yukarıya ne çekeceğiniz sizin niyetinize bağlıdır. Çamura bulanmış bir su mu bekliyorsunuz, yoksa berrak bir su mu? Tıpkı bunun gibi ruhunun derinliklerindeki gizli beklenti, dış dünyadaki olayları bir mıknatıs gibi çeker ve onları kendi rengine boyar. Bu yüzden, aynı gökyüzüne bakıp kimisi kasvetli bir griyi, kimisi ise yağmurun bereketli müjdesini görür.
Modern dünya insanı sadece “bakmaya” zorluyor; hızlıca tüketmeye, yüzeyde kalmaya ve derinleşmeden geçip gitmeye yönlendiriyor hep… Oysa görmek, soylu bir eylemdir; entelektüel bir çaba ve duygusal bir olgunluk gerektirir. Olayları değerlendirirken kullandığımız perspektif, aslında kişinin karakterinin yansımasıdır. Bir hatayı gördüğünde takındığı tavır, o hatanın sahibinden çok kişinin iç dünyasındaki merhamet veya öfke dengesini ele verir.
O nedenledir ki, her insan kendi hikayesinin kahramanıdır ve bu hikâyeyi kurgularken gerçeği kendi lehine yorumlar. Ve adım atmadan önce zihinde kurulan neden sorusu, o adımın varacağı menzili de tayin eder. Hayatı zenginleştiren şey, tek bir pencereden bakmak değil, olası tüm pencerelerini ardına kadar açabilmek ve oradan etraflıca görebilmektir.
İnsan doğru gördüğünü ve doğru yorumladığını düşünür o nedenledir ki kendi bakış açısını sorgulaması zordur. Kendi yargılarının mutlak doğru olmadığını kabul etmesi, büyük bir tevazu gerektirir. Ancak bu tevazu gösterildiğinde, hayatın o katı ve geçit vermez görünen olayları yumuşamaya başlar. Hayatın sarsıcı ritmi bazen insanı şaşırtır, sarsar ve alışılagelmişin dışına davet eder. Bu davete icabet etmek, kişinin bakışını “olanın” ötesine, “olabilecek olana” çevirmekle mümkündür.
Hayatın insana sunduğu malzeme hamdır. Onu anlamlı bir sanat eserine dönüştürecek olan, kişinin estetik algısı, vicdanı ve en önemlisi de niyetidir. Bakışını terbiye etmeyen insan, dünyanın en güzel manzaralarını bile birer hapishane duvarı gibi görebilir. Ama eğer içindeki ışığı açabilirse, en karanlık dehlizlerden bile bir çıkış yolu, en sert kalplerde bile bir yumuşaklık bulabilir çoğu zaman…
Göz sadece bir araçtır, asıl gören ruhtur. Ve ruh, ancak niyetin safiyetiyle baktığında hakikatin gizemli örtüsü aralanabilir. Olaylar geçer gider, yaşanmışlıklar tortulaşır; geriye kalan ise kişinin hangi gözle, hangi gönülle ve nasıl bir niyetle olaylara şahitlik ettiğidir.




