
Yazımızı okumaya başlayanların, arkasından ne gelecek diye şaşkınlıkla devam ettikleri satırlar olacak galiba bu yazımız. Hadi başlayalım o zaman..
Sivas’ın sokaklarında son yıllarda dikkat çeken bir gerçek var.Mahalle aralarında, sanayi bölgelerinde, okul çevrelerinde, şehir girişlerinde sayıları giderek artan sahipsiz köpekler…
Bir dönem bu konu gündeme gelince, sokak aralarından kaybolmaya başlayan köpekler, bir süre sonmra tekrar peydah oluyor.
Bazen görünmüyorlar.
Ama bu meselenin görünmeyen başka bir tarafı daha var.
Çünkü Sivas merkezde dolaşan o köpeklerin önemli bir kısmı aslında bu şehrin sokaklarında doğmadı. İlçelerden, köylerden, kırsaldan kamyonet kasalarında, traktör römorklarında, gecenin karanlığında şehir merkezine bırakıldılar.
Kimisi yaşlandı diye…Kimisi sürüye zarar veriyor diye…Kimisi bakımı zor geldi diye…Kimisi sadece başımızdan gitsin” düşüncesiyle…
Birkaç yıl önce, şehrin kenarında bulunan bahçeme bir köpeğin sessiz sedasız konakladığını gördüm. Beni görünce ne hırçınlaştı, ne saldırgan bri tavır takındı. Kaderine olabildiğince boyun eğdiği her halinden belli olan bir Kangal köpeğiydi.
İyi bir köpek olduğu, yıllarca sahibine, deyim yerindeyse kölelik ettiği her halinden belli olan köpek, oldukça yaşlanmış bir şekilde bahçemde duruyordu. Mecburen bakmak, ilgilenmek zorunda hissettim kendimi.
Yıllarca köpek beslemiş birisi olarak; köpeğin yaşadığı bu durum, aslında dram demek daha doğru olacak; insanoğlu denen canlının, vefasızlığı, bencilliği ve ahlak kavramından ne kadar uzaklaşabildiğinin turnosol kağıdıydı, bu köpeğin durumu. Ne kadar bakabildim hatırlamıyorum ancak bahçeyi sahiplenmiş ve sadakat kavramının ne demek olduğunu açıkça belli ediyordu.
Birkaç gün sonra gittiğimde; arka ayaklarının üzerine basamadığını gördüm, sanıyorum yoldan geçen bir aracın altında kalmış ve bel kısmında kırıklar oluşmuştu. Yürüyemiyordu.
Bewlediye yetkililerini aradım, geldi ve götürdüler..
Ve sonra başlayan o hazin son tekrar yaşandı. Tekrar…ş Tekrar… Tekrar..
Köyünde en azından toprağı bilen, aç kalsa da bir kapının önünü tanıyan o hayvan; betonun ortasında yabancı kaldı.Trafiği bilmedi.Kalabalığı bilmedi.
Açlığı başka, korkuyu başka yaşadı. Kış memleketi Sivas’ta sokak hayvanı olmak zaten başlı başına ağır bir kaderdir.
Ayazın insanın iliğine işlediği gecelerde, karın altında yiyecek arayan bir canın hikâyesi çoğu zaman kimsenin dikkatini çekmez.Bir kısmı araçların altında can veriyor.Bir kısmı açlıktan sürüleşiyor.
Bir kısmı korkudan saldırganlaşıyor.Ve sonunda toplumun önüne yalnızca “tehlike” görüntüsü çıkıyor.
Oysa bu tablonun arkasında yılların ihmal edilmiş sorumluluğu var.Kırsaldan merkeze hayvan bırakmak aslında görünmeyen bir vicdan terkidir.
Sorunu çözmek yerine başka bir sokağın üzerine bırakmaktır.Bugün İstasyon Caddesi’nde, Alibaba’da, sanayi çevresinde ya da üniversite yolunda gördüğümüz birçok başıboş hayvanın hikâyesi bir köy yolunda başlamıştır.
Şimdi toplum ikiye bölünmüş durumda.Bir taraf korkuyor.Bir taraf üzülüyor.Aslında iki taraf da aynı şeyin altında eziliyor: çözümsüzlük.Çünkü mesele sadece köpek meselesi değildir.
Mesele; sorumluluğun yıllarca ötelenmesidir.Belediyelerin daha güçlü barınaklar kurması gerekir.
Kısırlaştırmanın ciddi ve sürekli yapılması gerekir.Hayvanı sokağa terk edenlere ağır yaptırımlar gerekir.Ve en önemlisi; kırsaldan merkeze gizlice hayvan bırakılmasının önüne geçilmesi gerekir.
Çünkü bu şehir sadece insanların değil, Allah’ın dilsiz kullarının da imtihan yeridir.Sivas’ın sert ayazında aslında sadece köpekler üşümüyor…
Biraz da insanlığımız donuyor.




