
Kalabalıkların ortasında yürürken bile yalnızlık hissedebiliyor insan. Çünkü artık baktığı yüzlerde bir hakikatin sıcaklığını değil, özenle hazırlanmış bir hüviyetin yapmacık parıltısını görüyor. Modern çağ, kendini olduğu gibi yaşama hâlini değil; kendini olduğundan daha farklı gösterme mecburiyetini dayatıyor. Görünmek, var olmanın önüne geçiyor. İnsan, gerçek yüzüyle değil, oluşturduğu imajla değer görmeye başlıyor. Hâlbuki kadîm irfan, “Suret, sîretingölgesidir.” der. Gölge, aslına ihanet ettiğinde ise insanın içindeki hakikat göç edip gidiyor.
Bugün sosyal medya denilen dünya, hakikatin berrak bir aynası değil; insanın kendisi için kurduğu kurgusal bir vitrin, bir sahte cennet meydanıdır. Orada herkes kendi kendisinin şahidi, herkes kendi hakkında bir “hüsn-i şehadet” peşindedir. Kusurlar itinayla gizleniyor, hüzünler filtreleniyor, yaralar makyajla örtülüyor. Çünkü çağın insanı, zaaflarını göstermeyi bir eksiklik, kırılmış taraflarını belli etmeyi ise bir yenilgi sayıyor. Oysa insanı insan yapan şey biraz da eksiklikleri, yaraları, saklı sızılarıdır. Fakat beğenilme arzusu büyüdükçe, insan kendi gerçeğinden utanır hâle geliyor. Olduğu gibi görünmeyi göze alamadığı için, olmak istediği kişi gibi görünmeye çalışıyor.
Psikolojinin analitik merceğinden bakıldığında bu hâl, derin bir yabancılaşma ve narsisizm girdabıdır. İnsan artık kendi gölgesinden korkmaktadır. İçindeki kırılmış tarafları, aşamadığı dehlizleri ve yaralı yönleri sakladıkça kendisine olan mesafesi büyür. Böylece ortaya; hiç incinmeyen, hep mutlu, hep güçlü ve daima kusursuz görünen sahte bir benlik çıkar. Oysa böylesine yapay bir kimlik, en küçük rüzgârında bile dağılmaya mahkûmdur. İnsan ilişkilerinin bu kadar sığ, kırılgan ve yüzeysel oluşu da bundandır. Çünkü iki maskenin karşılaşmasından gerçek bir dostluk doğmaz. İki yapay suretin birbirine temasından sahici bir muhabbet çıkmaz. Geriye yalnızca birbirini alkışlayan gölgelerin beyhude oyunu kalır.
İşte tam burada insanın, asırlar öncesinden bugüne uzanan irfanın şifalı sesine kulak vermesi gerekir. Çünkü bizim medeniyet tasavvurumuz, insanı “Zübde-i Âlem”, yani kâinatın özü kabul eder. Ne var ki bu öz, dışarıyı süslemekle değil; kalbin pasını silmekle ortaya çıkar. Arifler, insanın görebileceği en büyük manzaranın kendi kalbi olduğunu söyler. Fakat insanın kendi kalbine bakabilmesi için önce modern dünyanın sunduğu sahte aynaları kırması gerekir. Çünkü hakikat, kusursuz görünmekte değil; özüyle sözü, içiyle dışı bir olabilmektedir. “İçi harap, dışı muhteşem” olan bir hayatın sonu ise çoğu zaman hüsrandır. Zira “Edep yâ Hû” diyerek insanı terbiye eden irfan geleneği, önce kişinin kendi ayıbını görmesini öğütler.
Ne acıdır ki çağımız, görünümü ve beğeniyi öne çıkaranbir çağ hâline geldi. İnsan dışını önemserken içini ihmal ediyor. Karşındaki insana bakarken onun ruhundaki cevheri görmek yerine, o insanın nasıl bir statü, nasıl bir görüntü sağlayacağının hesabı yapıyor. Dostluklar menfaatin, ilişkiler görüntünün, muhabbet ise karşılıklı beğeninin gölgesinde şekilleniyor. Oysa insan; bir başkasının yarasına merhem olduğunda, onun acısıyla hemhâl olabildiğinde ve en önemlisi kendi zayıflığıyla, kendi kusuruyla korkusuzca yüzleşebildiğinde gerçek anlamda insan olur. Kusursuz görünme telaşı büyüdükçe ruhun harabeye dönen tarafları daha da karanlıkta kalıyor. Acıyı saklamak değil, insanî bir hakikat olarak taşıyabilmek büyütür insanı.
Velhasıl, insanın hakikatiyle değil görüntüsüyle değer gördüğü bir çağdayız artık. Herkes görünür olmak için çırpınırken, kendi iç sesine biraz daha yabancılaşıyor. Zaaflarını sakladıkça çoğalan bu sahte ihtişamın içinde insan, en çok kendini kaybediyor. Çünkü suretlerin alkışlandığı yerde sîret sessizleşiyor; kalabalıklar büyürken ruhlar yetim kalıyor. Ve çağın en büyük yalnızlığı da burada başlıyor: Suret Çağı’nın yetim insanları, herkesin içinde görünür olup hiç kimsenin yanında gerçekten var olamıyor.




