
Geçmişte varlık göstermenin ve etkileşimin en etkili yöntemi fikir beyanlarıydı. Önemli düşünürler ve yazarlar, insanları aydınlatan, insanların ufkunu geliştiren, insanlığın gelişimine katsı sunan fikirleriyle varlıklarıyla hissedilirlerdi. Araçlar ise kitap, dergi, gazete, tv ve radyo programları ile her önüne gelenin yer bulamayacağı alanlardı. Bu alanların yayın alanları da elbette kısıtlıydı. Yeni medya, yani sosyal medya ile adete ağzı olan konuşur oldu, her isteyen fikrini sınırsız alanlara ulaştırma imkanı buldu. İletişim araçları inanılmaz boyutlara ulaşmış olsa da iletilen mesaj kalitesi bir o kadar düştü. Fikirlerin yerini sosyal medya maymunlukları aldı. Etik değerlerden uzak, ilkesiz, anlaksız, sadece takipçi kazanmaya yönelik içerikler. Felsefecilerin dilinden düşünmediği “Düşünüyorum, öyleyse varım” ifadesi , akıllı telefonların ekranlarından yükselen kontrolsüz akımla “Görünüyorum, öyleyse varıma” dönüştü.
Ne yaptığımızın, hangi değeri ürettiğimizin, hangi acıyı ya da sevinci gerçekten hissettiğimizin hiçbir ehemmiyeti kalmadı. Artık tek önemli olan kaç kişinin izlediği, beğendiği ve ne kadar getirisi olduğudur. Bugün gelinen noktada görünür olmak en büyük erdem, etkileşim almak ise başarının tek ölçüsü sayılıyor.
Bir zamanlar “devlet ciddiyeti” kavramıyla özdeşleşen, ağırbaşlılığıyla topluma yön veren makamların sahipleri bile bugün sosyal medyada içerik üreticisi olmuş durumda. Sırf gündemde kalabilmek, o akışta kaybolmamak adına üretilen sıra dışı içerikler, toplumsal algının kimyasını bozuyor. Ancak asıl tehlike bu kontrolsüz saçmalığın gelecek nesillerin yetiştiği eğitim yuvalarına da bulaşmış olması.
Öğretmenlik, bir sınıfa girip tahtaya yazı yazmaktan ibaret değildir; öğretmenlik, bir toplumun geleceğini, ruhunu ve karakterini inşa etme zanaatıdır. Görevi “içerik üretmek” değil, “insan yetiştirmek” olan bu saygın mesleğin mensupları, şimdilerde ilkokul mezuniyetlerini birer Hollywood prodüksiyonuna çevirme yarışında. Kameralar karşısında kesilen kurdeleler, fon müziği eşliğinde sergilenen dramatik vedalar, ağlama sahneler. Öğrenciye duyulan sevginin samimiyetinden şüphe etmek haksızlık olur, evet; ancak bu sevginin kameraya yönelik bir “performansa” dönüşmesi, eğitimin o saf özünü zedeliyor. Okullar ilim yuvası olmaktan çıkıp, etkileşim toplama merkezlerine dönüşme riskiyle karşı karşıya.
Benzer bir trajikomik sahneyi üniversite sınavı kapılarında da izliyoruz. Bir gencin hayatının en kritik dönüm noktası, sınav salonunun kapısında saniyelerle kaçırdığı geleceği, bir anda sosyal medyanın mezesi haline gelebiliyor. Sınava geç kalma talihsizliği, yaşanan mağduriyetin boyutundan ziyade, TikTok’ta ya da X’te ne kadar izleneceğiyle ölçülüyor. Gençlerin yaşadığı dram, birilerinin “kısa süreli şöhret” basamağına dönüşüyor. Eğitim konuşulmuyor, gelecek konuşulmuyor; sadece o anın görüntüsü ve getirdiği dijital gürültü konuşuluyor. Sınava geç kalarak hayatından bir yıl kaybeden gençlerin yüzünde ise artık alışık olduğumuz o samimiyetsiz “üzüldüm” ifadesi. Kılık kıyafete bakıldığında ise teşhirden, dikkat çekebilmek için aşırı abartılı çıplaklığa kadar her şeyi görmek mümkün.
Unutulmamalıdır ki, toplumların gerçek gücü sadece ceplerindeki para ya da ekonomik göstergelerle ölçülmez. Bir milletin asıl gücü, yetiştirdiği nesillerin karakterinde, ahlaki omurgasında ve sorumluluk bilincinde saklıdır. Eğer biz çocuklarımıza “değerli olmanın” değil, ne pahasına olursa olsun “görünür olmanın” kutsal olduğunu öğretirsek, gelecekte bunun faturasını hep birlikte, çok ağır öderiz.
Biz, tarih boyunca aileyi, ahlakı, eğitimi ve toplumsal vakarı merkezine almış bir medeniyetin mirasçılarıyız. Bugün yapmamız gereken şey teknolojiyi hayatımızdan söküp atmak değil; teknolojinin ve sosyal medyanın, insan yetiştirme idealimizin önüne geçmesine izin vermemektir.
Çünkü bu ülkenin geleceğini ekran başındaki takipçi sayıları değil; sınıflarda, kütüphanelerde ve evlerde yetişen karakter sahibi, vicdanlı nesiller belirleyecektir.




