
Dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin en problemli dönemini yaşıyor. Birleşmiş Milletler, kuruluş misyonu olan küresel barış ve güvenliği tesis etme kapasitesini büyük ölçüde yitirmiş durumda. Güvenlik Konseyi, veto mekanizması nedeniyle işlevsizleşirken, uluslararası anlaşmalar giderek geçerliliğini yitiriyor. Güçlü olanın tüm hukuk kurallarını çiğneyerek zayıf olanı yutmaya çalıştığı bir sürece girdik. Bunu İsrail’in Gazze soykırımında, ABD’nin Venezüella operasyonunda gördük. Görünen o ki kural tanımaz güçlü devletlerin zorbalık ve barbarlıkları şiddetlenerek artacak.
Emperyalist devletlerin kural tanımaz bu tavırları, savunma endişe ve kaygısına giren demokratik devletleri de anlaşmaların dışına çıkartan tedbirler almaya itiyor. Örneğin Almanya, II. Dünya Savaşı sonrası benimsediği ve uluslararası anlaşmalar gereği askerî sınırlamaları fiilen aşarak hızla silahlanıyor. Bu durum, yalnızca Avrupa güvenlik mimarisinin değil, aynı zamanda uluslararası hukuk düzeninin de sorgulanmasına yol açıyor.
ABD’nin İran’a yönelik askerî müdahaleye hazırlanması ise hiçbir şekilde uluslararası hukuk düzeni sınırları içerisinde açıklanamaz. Suudi Arabistan’ın İran’ın zayıflamasını stratejik bir hedef olarak görmesi, bölgesel rekabetin küresel bir çatışmaya dönüşme riskini artırıyor. Bölgede çıkacak büyük bir yangının Türkiye’ye sıçramaması mümkün değildir. Anlaşmaların hükmü kalmadığını günümüzde, müttefik ilişkilere de güvenilmesi düşünülemez. Bu kaotik ortamda kimin dost kimin düşman olduğunu kestirmek, kiminle savaşıp, kiminle müttefik olunacağının öngörülmesi de zor.
Bu karamsar süreçte, Türkiye’nin son yıllarda izlediği politikaların doğruluğunu çok daha iyi anlıyoruz. Özellikle savunma sanayii alanında atılan adımlar, Türkiye’nin ne kadar doğru atımlar attığını ortaya koyuyor. İHA ve SİHA teknolojilerinden hava savunma sistemlerine, deniz platformlarından yerli mühimmat üretimine kadar uzanan geniş bir yelpazede sağlanan ilerleme, Türkiye’yi dışa bağımlılıktan kısmen de olsa kurtaran önemli bir güç unsuru haline getirdi.
Türkiye’nin Suriye politikası da bu bağlamda yalnızca sınır güvenliğiyle sınırlı bir mesele değil. Terör örgütlerine karşı yürütülen operasyonlar, göç baskısının kontrol altına alınması ve sahada fiili denge kurulması, Türkiye’nin bölgesel krizleri pasif biçimde izleyen değil, yönlendiren bir aktör olma iddiasını yansıtıyor. “Terörsüz Türkiye” hedefi ise yalnızca iç güvenlik açısından değil, olası küresel bir çatışma ortamında iç cepheyi sağlam tutma stratejisi açısından da kritik bir öneme sahip.
3. Dünya savaşı sonrası oluşturulacak yeni dünya düzeni, kurallardan ziyade güç kapasitesi üzerinden şekillenecek. Türkiye, savunma sanayii yatırımları, çok boyutlu dış politikası ve bölgesel krizlere doğrudan müdahil olabilme kabiliyetiyle eli güçlü ülkeler arasında yerini alacak. Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlar aslında ‘olmaz yazda olmamak’ mantığında bir hamleydi. Türkiye bu adımları atarak olmayı seçti.




