
İnsan, hayatı boyunca nice kararlar vererek sürdürür yaşamını. Bir yanında aklın soğuk hesabı, öte yanında vicdanın uyarıcı ışığı vardır. Akıl, çoğu zaman kazancı gösterir; vicdan, bedelini hatırlatır. Biri dünyada nasıl ayakta kalacağımızı söyler, öteki insan kalabilmek için nelerden vazgeçmemiz gerektiğini hatırlatır. Ne var ki insan, her zaman o hatırlatmayı duyacak kadar hassas değildir. Hırsların, korkuların, başkalarının beklentilerinin gürültüsü içinde kendi hakikatine yabancılaşır. Sonra bir gün, elde ettiklerine bakarken kaybettiklerinin hesabını tutmaya başlar. İşte o vakit anlar ki her kazanç kâr, her kayıp zarar değildir.
Aklına yatanı yapmak kolaydır. Akıl, kendisine uygun gerekçeler bulmakta mahirdir. İnsanın en büyük yanılgısı da belki bu noktada başlar: Yanlışını savunacak kadar zeki, doğrusunu yaşayacak kadar cesur olamamak. Her kötülüğün ardında kendisini haklı çıkaran bir mazeret, her haksızlığın yanında usulünce hazırlanmış bir açıklama bulunabilir. Menfaatine dokunan bir hakikati eğip büker, işine gelmeyen gerçeğin üzerini örter. Derken vicdanının sesini kısmayı olgunluk, susmayı bilmezliğini tecrübe, başkasının hakkını gözetmemeyi hayatın gerçekleri sanmaya başlar.
Oysa asıl mesele, neyin mümkün olduğunu bilmekten ziyade neyin yapılmaya değer olduğunu kavramaktır. Aklına yatanı değil, vicdanına uygun olanı yapmak, insanın kendi nefsine karşı verdiği en çetin mücadeledir bu. Çünkü vicdanın yolu her zaman rahatlığa çıkmaz. Bazen bir kazançtan vazgeçmeyi, bazen haklıyken susmayı, bazen de herkesin alkışladığı bir davranışın karşısında tek başına durmayı gerektirir. O nedenledir ki aklımızda bitiremediğimiz kötü şeyler gönlümüzün zevkini bozar. İnsan, zihninde yaşattığı her düşüncenin yükünü fark etmez; fakat o yük, zamanla bakışlarına, sözlerine, insanlarla kurduğu münasebete siner. Farkında olmasa da dün kendisini inciten birinin gölgesini bugün karşılaştığı başka insanların üzerine düşürebilir. Bir zamanlar uğradığı haksızlığın hesabını hiç ilgisi olmayan kişilerden sorabilir. Böylece kendisini koruduğunu zannedebilir.
İnsan ruhu, içinde neyi büyütür ve beslerse zamanla ona benzemeye başlar. Kırgınlık, bazen insanın kendisini korumasına yardım eder; fakat kalıcı bir ikamete dönüştüğünde gönlün havasını ağırlaştırır. Affetmek, her yapılanı doğru bulmak, unutmak ya da yeniden aynı kapıdan içeri girmek değildir. Bazen affetmek, bir başkasını temize çıkarmaktan önce kendi ruhunu geçmişin esaretinden kurtarmaktır. Bazı kapılar kapanmalı, bazı hesaplar nihayete ermeli, bazı sorular cevapsız kalmayı kabullenmelidir. Çünkü insanın ömrü, geçmişteki bir yanlışın etrafında dönüp duramayacak kadar kısadır.
Unutmak ise, insanın iradesiyle verdiği bir emirle gerçekleşmez. Kalbin kendine mahsus bir zamanı vardır. Kimi acılar bir sabah uyanınca hafifler, kimileri yıllarca aynı yerde durur. Yine de insan, acısını beslemekle onu anlamak arasındaki farkı öğrenebilir. Hatırladığı her şeyi yeniden yaşamak zorunda olmadığını, başına gelen her kötülüğü ömrünün geri kalanına taşımak mecburiyetinde bulunmadığını kavrayabilir. Geçmiş, ibret alındığında öğretmen; içinde yaşanmaya devam edildiğinde zindandır.
Belki de olgunluk, insanın hem kararlarında hem hatıralarında bir ölçü bulabilmesidir. Vicdanını menfaatine kurban etmemek, gönlünü geçmişin karanlığına teslim etmemek gibi… İki zıt görünen bu gayret, aslında aynı hakikate çıkar: İnsan, kendi içindeki dünyayı imar etmeden dışarıdaki dünyada huzur bulamaz. Ömür dediğimiz şey, biriktirdiğimiz eşyadan, kazandığımız mevkiden, ardımızda bıraktığımız sözlerden ibaret değildir. Biraz da kimsenin görmediği yerde verdiğimiz kararlar, kimsenin bilmediği zamanlarda içimizde taşıdığımız yüklerdir. Günün sonunda insanın elinde kalan, çoğu kez başkalarına ne gösterdiği değil, kendisinden ne saklayamadığıdır.
Öyleyse aklın bütün hesaplarını dinledikten sonra vicdanın hükmüne de kulak vermeli insan. Gönlün ve aklın kapısını çalan her karanlığı ömür boyu misafir etmemeli. Zira hayat, geçmişin hesabını bitirmeye çalışırken tükenip gidecek kadar kısa; bir iyiliğin, bir merhametin, bir güzel hatıranın kıymetini anlamak içinse yeterince anlamlıdır. İnsan, nihayetinde kendi vicdanında huzur bulduğu ve gönlünde taşıdığı yükleri hafifletebildiği ölçüde yaşadığını hisseder. Gerisi, zamanın tozuna karışan bir kalabalıktan ibarettir.





