reklam
reklam

Gönlün Emaneti

Yayınlanma Tarihi :
Gönlün Emaneti

İnsan bazen başkasından çok kendi kalbindeki merhamete, gönlünün berrak iyiliğine yenilir. Karşısındakinin yüzünde görmek istediği güzelliği arar, sesinde özlediği samimiyeti duyar; susuşlarına bile kendi içinden bir anlam verir. Çünkü insan, hakikati olduğu gibi görmekten çok, inanmak istediği biçimde görmeye meyleder. Aldanmanın en ağır tarafı da burada başlar: Bizi yaralayan, hakikatin ortaya çıkmasından çok, ona kendi ellerimizle verdiğimiz anlamın bir gün yıkılmasıdır.

İrfan geleneğimiz insana aklından önce gönlüyle bakmayı öğretir. Gönül, insanın içinde taşıdığı bir terazidir; ölçüsü mal, makam ve menfaatten çok vefa, sadakat ve merhamettir. Büyüklerimiz bu yüzden bir sözün kıymetini, onu söyleyenin dilinden ziyade hayatındaki karşılığıyla tartardı. Çünkü söz ağızdan çıkar; hakikat ise insanın davranışlarında görünür. Bir insanın kim olduğunu anlamanın en sağlam yolu, söylediklerinden çok, emanet karşısındaki tavrına, güçsüz olana davranışına ve verdiği sözün arkasında durup durmadığına bakmaktır.

İnsanın asaleti, karşısındakinin kötülüğüne rağmen kendi iyiliğini koruyabilmesidir. Her şeyi kuşkuyla yorumlayan gönül, kendisini koruduğunu sanırken zamanla kendi ışığını da söndürür. Şüphe bazen insanı yanlıştan sakındırır; fakat sürekli şüphe, iyiliğe duyulan ihtiyacı kurutur. İrfan burada ölçüyü hatırlatır: Gönlü bütünüyle kapatmamak, fakat kapısını herkese ardına kadar da açmamak. Güven, gözleri kapatmaktan ziyade gözler açıkken kötülüğü görebilmek ve buna rağmen iyilikten bütünüyle vazgeçmemektir.

İnsan, karşısındakine inanırken aslında kendi içinden de bir şey verir. Güven, ruhun temiz yerlerinden kopup uzatılan görünmez bir emanettir. Bu yüzden ihanetin acısı yalnızca kaybedilen kişiden doğmaz; insan, kendi içindeki temiz duyguların da incindiğini hisseder. Bir zamanlar huzur veren bir bakış, yıllar sonra hafızada ağır bir gölgeye dönüşebilir. Birlikte içilen çayın sıcaklığı, bölüşülen ekmeğin samimiyeti, iyi niyetle söylenmiş bir söz bile geçmişten dönüp geldiğinde başka türlü yankılanır. Hatıralar aynı kalır; fakat insanın onlara baktığı yer değişir.

Bazen insan, bir başkasının kendisini aldattığını düşünür. Oysa aldanan, karşısındaki kişiden önce kendi bakışı olabilir. İnsan, görmek istemediği hakikatlerin üzerine iyi niyetin ince tülünü örter; sevdiği kişiyi zihninde tamamlar, eksiklerini örter, kusurlarını mazur görür, suskunluğunu derinlik, mesafesini vakar sanır. Böylece gerçek insanla zihninde kurduğu suret arasındaki mesafe büyür. Hakikat bir gün perdeleri kaldırdığında ise insan, karşısındakinden önce kendisiyle yüzleşir: “Ben kimi tanıyordum; karşıma çıkan gerçekten tanıdığım insan mıydı?” Bu sorunun cevabı ağırdır. Çünkü kimi zaman insanı yaralayan, başkasının değişmesi kadar, onu yıllarca kendi gönlünün çizdiği suretle tanımış olduğunu fark etmesidir.

Fakat olgunluk, bu acının içinde bile insanın kendisini kaybetmemesidir. Bazı kırılmalar, gönülde daha berrak bir bakış açar. İnsan artık sözden çok davranışa bakar; yakınlığın her zaman dostluk, uzaklığın da her zaman ayrılık olmadığını öğrenir. Kimin yanında kendisi olabildiğini, kimin yanında sürekli kendisini savunmak zorunda kaldığını fark eder. Bu fark ediş, insanı sertleştirmek yerine ölçülü kılarsa acı bir terbiyeye dönüşür.

Yunus’un gönül anlayışı, insanı incitmemeyi; Mevlânâ’nın hikmeti, hamlıktan olgunluğa yürürken önce nefsin oyunlarını görmeyi hatırlatır. Nurettin Topçu’nun ahlâk düşüncesinde ise insan, içindeki hakikat duygusunu dışarıdaki kötülüğe teslim etmez. Mustafa Kutlu’nun insan hikâyelerinde sezilen sade irfan da aynı yere çıkar: İnsan, başkasının davranışından çok, o davranış karşısında kendi ruhunu ne hâle getirdiğinden sorumludur. Birileri yalan söyleyebilir, sözünü unutabilir, kendisine bırakılan emaneti taşıyamayabilir. Yine de insan kendi gönlündeki emaneti korumalıdır. Çünkü asıl kayıp, başkasının sadakatini yitirmekten önce, kendi içindeki doğruluk ve sıdk cevherini yitirmektir.

Belki de insanın kendisine verebileceği en büyük söz şudur: Başkasının kusuru, benim karakterime hükmetmeyecek. Birinin vefasızlığı vefamı, yalanı doğruluğumu, merhametimi eksiltmeyecek. Çünkü gönül, uğradığı her yarayı başkasına taşıyarak iyileşmez. Bazen en büyük cevap, insanın kendi iyiliğini sessizce muhafaza etmesidir. Zira kötülüğe benzememek, kötülüğe karşı kazanılmış en derin zaferdir; insan kendini böyle korur.

Ve belki asıl erdem, incinmiş bir kalple bile iyiliğin tarafında kalabilmektir.

YORUM YAP